İçeriğe geç
17 Aralık 2008 / tulisinkursunkalemi

>KIL OLUYORUM!!! !!! !!!

>

*Telefola seni arayıp sonra müsait misin bile demeden birden kendisinin önemsiz bir derdini anlattıkça anlatıp seni telefonda esir alanlara…



*Dondurma aldığın pastanenin elemanının senin kornetine eldivensiz dokunmasına…



*Sohbet programlarına katılan konukların sabah sabah tuvalet,abiye falan giyinip gelmelerine



*Herkesin ama herkesin birer saç düzleştiricisi edinip yakışıp yakışmadığına bakmaksızın,ortalıkta mısır püskülü gibi saçlarla dolaşmasına…



*Öğretmenlerin çocuklara birsürü gereksiz karton renkli kağıt vesaire ödevi verip bunu evde annelerin yaptığını bile bile not vermelerine,bu sebeple bir sürü kağıt ve ağaç katliamına göz yummalarına,sonra da kalkıp dünyayı koruyalım zarar vermeyelim nutukları atmalarına…



*Evdeki misafirin üstüne hiç beklenmedik başka bir misafirin gelip,evdekileri esir almasına,oturdukça oturmasına…



*Yemekteyiz programında yemek yapanların yaptığı normal bir şeyi sanki kendisi keşfetmiş gibi bunu böyle yapıyorum ki böyle böyle olmasın diye fetva vermelerine…



*Okul servis şoförlerinin öğrencilerle sürekli laubali olmasına…



*Bağıra bağıra konuşunca kendi öz güvenini ispatlayacağını sanan kırıntı beyinli tiplere…



*Takım elbise giyen erkeklerin ellerini pantolon ceplerine sokup,kendilerini milletvekili olmuş havalarına sokmalarına…



*Market kasasında senden önceki müşteri daha aldıklarını kasa arkasındaki yerden poşetlemeden kasiyerin senin aldıklarını cırt cırt kasadan okutmaya başlamasına….



*Telefon etmek yerine özel günlerde mesaj yollamayı tercih edenlere…



*Telefon edip direkt ”naapıyosun” sorusuyla muhabbete başlayanlara…



*Doğurduğu çocuğu sevip kollamakla yetinmeyip onu dünyanın en muhteşem varlığıymış gibi çevreye pazarlamaya çalışan,habire öve öve anlatıp duran annelere,babalara…



*Kendi çocuğunu sınıftaki en özel varlıkmış zannedip öğretmenden özel muamele bekleyen velilere…



*Yerli malı haftalarının tıkınma şenliklerine dönüştürülmesine…sanki Türk malı demek sadece börek sarma kısır kurabiye demek..



*Daha 10′lu yaşlarını sürerken Facebooka üye olup hergün gördüğü okul arkadaşlarıyla ordan yazışanlara…



*Forward edilen powerpoint formatlı maillere…



*Forward edilen başka formatlı maillere…



*Saçlarım çok dökülüyor diye yakınıp duran ve habire renk değiştirip her boku saçlarına sürmeye devam edenlere…



*Bakliyat seçen ve bulgurla buğdaya çıldırıp,pirinci beğenmeyip yemeyen güvercinlere…



*Herkesin içinde bacaklarını ayırıp arka patisini yalayan terbiyesiz ve edepsiz kedi milletine…



*Müşteriye başka bir isteğiniz var mı diye sorup müşteriyi salak yerine koyan satıcıya…varsa söyleriz di mi senden mi çekinicez ulam?



*Amacın dışındaki her türlü şeyi sorup seni bunaltan kuaförlere…(şunu da yapalım mı,bunu da yapalım mı…sanane yahu sen dediğimi yap işine bak yeter…)



*Daha iki gün önce verdiğin tarifi can kulağıyla dinleyip iki gün sonra neydi o tarif diye seni arayanlara…



*Eciş bücüş yürüyüp kendini tüm çevreye komik düşürdüğü halde topuklu ayakkabı konusunda inat eden hatunlara…



*Çorapla beraber giyilen burnu açık ayakkabılara…



*Dudaklarında makarna yağı birikmiş gibi duran dudak parlatıcısına ve onu kullanan cümlesine…



*Kuaförden çıkınca kendisini dünyanın en güzel kadını sanarak tuhaf havalara giren hatunlara…



*Kaşını bıyığını kuaförde aldıracak kadar el becerisi bile olmayan hatunlara…



*Çaydanlıktaki çay çöpünü lavaboya veya tuvalete dökenlere…



*Demli çay içtiğimi bildikleri halde imamın abdest suyu gibi çay demleyen cümle arkadaşlarıma…



*Köşe yazarlarının kendi özel hayatlarıyla ilgili gereksiz şeyleri kamuya ait o köşede yazıp durmalarına(örnek,Cengiz Semercioğlu,İclal Aydın)



*Albüm kapaklarındaki artistik komik pozlara…



*Vesikalık fotoğrafta otuziki dişini göstererek gülüp poz vermiş olanlara(hayır bu kadar gülünecek ne var onu bilmiyorum)



*Topluluk içinde sürekli “Beni tek çek” diye ricada bulunanlara,kendi fotoğraflarına aşık olanlara…



*Evlerinde,sanki ünlülerin fotoğrafçısına poz veriyormuş gibi,ya da film afişinde kullanılacakmış gibi giyinip,arkasına da bir fon beğenip sonra da başka yere bakarak poz verenlere…(o fotoğrafın çekildiğinden hiiiç haberi yokmuş hiiiç…tamamen tesadüfen çekilmiş!!!)



*Albümlerini önünüze serip bu şurda,bu burda çekilmişti diye çin işkencesi yaparak anlatanlara…



*Sabah işyerine gelip ilk işi çay isteyip çantasından çıkardığı poğaçayı simiti yemek olanlara…evinde yapsana ülem!!



*Poposu büyük olduğu halde üzerini kapatmadan o koca popoyu gözümüze soka soka daracık pantolon giyip dolaşanlara…



*Hayvanları öpüp sevip sonra o ellerle size çay doldurayım mı,biraz daha kek vereyim mi diye soran ev hayvanı sahiplerine…
*Kıl olduğum herşeyden üzerine alınıp bana mail atanlara…
*Seksen doksan sene öncenin Türkçesi ile yazılmış edebi eserlerin hiç bir şekilde öztürkçeleştirılmeden minicik çocuklara okuma ödevi diye verilmesine ve bir de bunların yorumlatılmasına…(çocuklara bir de osmanlıca sözlük hediye edin bari yanında,kelime anlıycaz diye yırtınıyorlar)
*Marketten elinde bir dolu torba ile karnına ağrılar girmiş şekilde kendini apartmanın kapısına zor attığın anda apartman kapısında rastladığın komşunun sanki sabah gezisinden dönüyormuşcasına seni lafa tutmasına….
*Cümle hayatını,elindeki cümle fotoğrafları,neredeyse tüm özel hayat anlarını sabahtan akşama kadar scanner’dan okutup facebook’a yükleyenlere…(millete ne ulam senin sümüklü çocukluk hallerinden…)
*Aşure içindeki pişmemiş buğdaylara…(dişimi kırcam bi gün ama…)
*Dudaktan Kalbe dizisinde yaratılan soğuk nevale Lamia karakterıne

*Hiç bir sebebi olmadığı halde sırf kıllık olsun diye Beren Saat’e…
*Yemekteyiz yarışmasında herkesin birbirini taklit ederek kullandığı abuk sabuk masa süslerine incik boncuklara…ne işi var ya yemek masasında incinin boncuğun…bir kere canlı çiçek zaten yemeği boğar kokusuyla üstelik zararlıdır…bu ne bohem hayat tarzı yaaa…bu ne perhiz bu ne İvedik turşusu yaaa…


(NOT=BİTMEZ….)
06 Aralık 2008 / tulisinkursunkalemi

>YUMURTLUYORUM

>
* Hayvanların ayakta işeyebilenine “yetenekli”,insanın ayakta işeyebilenine “erkek” deniyor…

*Tüm evlilikler,kendini,hiç tanımadığın bir aileye beğendirebilme sözleşmesine attılan bir imzadır.

*Şeytan,tanrının “Sen en kötüyü oynayacaksın” emrine baş eğmiş en zavallı yaratılandır…

*En iyi gününde senin adına en çok sevinen kişiyi sakın terketme.O senin esas dostundur.

*Taklidini yapmanın en zor olduğu şey “İnsan olmak”tır.

*Bir bebeğin hiç durmadan ağlamasından daha kötü olan şey,bir bebeğin olsaydı nasıl ağlardı diye hasret çekmektir.

*Kadın,içinden “insan”çıkartabilen yegane cinstir ve bu nedenle de “cins”tir!

*TSE nin çalışma kapsamına alamayacağı tek şey,işlevsel olsun olmasın “BOYU”dur.

*Her beddua,tanrının onayına sunduğunuz bir dilekçedir ve her seferinden imzalanacağına kesin gözüyle bakılır.

* Birisinin sizi kıskandığını başkalarına ispatlayabiliyorsanız kıskanan kişi karşı cins,ispatlayamıyorsanız o kişi kesinlikle hemcinsinizdir.

*Erdemlerini ve meziyetlerini bir türlü pozitif şekilde değiştiremeyenlerin en kolay değiştirdikleri şey parayla satın alınabilen şeylerdir.

*Bir kadının,kendi vücudunda,daha uzun olmasını isteyebileceği tek şey muhtemelen kirpikleri ya da saçlarıdır.Onun da takma olanı vardır,halledilir.Oysa erkeğin ,daha uzun olmasını istediği şeyi “takma” olanı ile halletmesi çok zordur.Buna rağmen “kafaya takma” olayına fazla girerler.O nedenle Haydar Dümen fazla mesai yapmaktadır.

*Bir çocuğun gözünde ne iseniz,kesinlikle O’sunuzdur!

*İsyan etmek,isyan ettiğin şeye uzun zamandır sessiz kaldığının kanıtıdır.

*Bardağı taşınar son damla,bardağınızın ebatıyla alakalıdır ve içindeki tüm damlalar,siz izin verdiğiniz için ordadır.

*Yalan söylemek,asla utanılacak bir şey olamaz! Utanç verici olan,karşıdakinin bu yalanı yemiş gibi davranarak sizi aldatmasıdır.

*Ölünün ardından her ağlayan,onun hatıralarıyla başa çıkamayacağı için kendi çekeceği acının paniğine ağlamaktadır.

*Babalık bir erkeği kadından ayıran en garip durumdur.Bir başkasının doğurduğunu ,bir kadın, asla bu kadar derinden sahiplenemez çünkü…

*İçeride fazla tuttuğunda ya yumuşar,ya aşırı sertleşir…Bunu asla unutmamak gerek.

*Yemeğinize “bebek maması” benzetmesi yapan kişiye ,o tadı nasıl olup da hatırlayabildiğini sorun.Hala yemiyorsa,asla hatırlayamaz!

*Boşanmak,yuva yıkmak değil,yıkılmış bir yuvanın enkazını devlet izni ile kaldırmaya çalışmaktır.Yuva olabilseydi,boşanılmazdı çünkü.

*Resmi olarak sevişebilme iznini belediye memurundan alabilmeye “nikah”,resmi olarak artık sevişmek istemediğinizi hakime bir türlü anlatamayışınıza da “boşanma” deniyor.

*Her yeni doğana yanında bir de “kıllanma kılavuzu” verilse,belki büyüyünce epilasyona gerek kalmazdı

.*İyi bir düşman kazanmanın en kolay yolu,kız arkadaşına sevgilinizin ya da eşinizin sizi ne kadar çok sevdiğini sürekli anlatmaktır.

*Çocuğunuzun davranışları,sizin,hayatta neyi iyi yapıp neyi yapamadığınızı cümle aleme belgelemenizdir.

*Evde hayvan beslemek,hem hayvanı hem insanı yaratan doğaya saçma bir başkaldırıdır.

*Park yerinden aracı tek hamlede çıkartabilen bir kadına tüm hayatınızı emanet edebilirsiniz.

05 Aralık 2008 / tulisinkursunkalemi

>GÜLÜMSEYİN ÇEKİYORUUUMM…

>

Herhangi birisinin, banyoyu temizlerken cinnet geçirmiş halini,sınavdan çıkıp kötü geçti diye ağlarkenki halini,karı koca kavgası sırasında evin çocukları tarafından belgelenmiş hallerini falan fotoğraf albümünde görmüşlügünüz var mı?

Ya da annenizin,sizin döküntülerinizi söylene söylene toplarkenki halinin fotoğrafı var mıdır?O kredi kartı borcunuzu nasıl ödeyeceğinizi planlarken,otobüsten inip işe yetişmeye çalışırken?Kabızlık sancısı çekerken? Doktor sırası gelmesini beklerken?Gece uyku tutmadığında?

Böbrek taşı düşürürken?
Yarınki büyük sınava sancılı şekilde hazırlanırken?

İnsanların albümleri hep sahte gülücüklerin belgeleriyle doludur.Habersizce çekilmiş güzel anlar da vardır tabii ama bunlar daha azdır çünkü o güzel anı ölümsüzleştirmek isteyen sizden daha düşünceli birisi olmalıdır o an yakınlarda…

Bir yemeğe gidersiniz,masadaki birine veya yanınızdaki partnere o an çok gıcık olmuş durumda bile olsanız,birisi eline objektifi alıp da gülümseyin,yaklaşıııınn komutunu verdiği anda bunu milli görev bilinciyle yerine getirme güdüsü içine girersiniz. Kafalar birleşir,eller kollar birbirinin boynuna,omzuna sarılır,ağzımızı yayar da yayarız…

Hele gelinle damadın tebriğini yapıp hediyesini verdikten sonraki fotoğraflar en komik olanlarıdır.Gelini ya da damadı hiç tanımıyor olabilirsiniz.Ya da her ikisini de hayatınızda ilk kez görüyorsunuz belki.Eşinizin ya da arkadaşınızın yakını falandır ve o an tebrik için ordasınızdır,hani ayıp olmasın diye.Sonra fotoğraf çekilir,önünüze getirirler,o hiç tanımadığınız gelinle veya damatla sarmaş dolaş,cümleten sırıtık bir şekilde fotoğrafınız hazırdır.Hatta ilerde bakar bakar da kimin düğünüydü diye bir türlü çıkartamayabilirsiniz bile.Ama o anki fotoğraf öyle demez,bu ne mutlu,bu ne şen şakrak bir tablodur diye bağırır.

Adam karısını sokak ortasında bıçaklamıştır ve öldürdüğü karısı ile ikisinin eski bir fotoğrafı gazetede yer alırken,falanca ile filanca,mutlu günlerinde diye fotoğraf altı yazısı kullanılır…İyi de kimsenin mutsuz günlerinde fotoğrafı yoktur ki zaten…

Bu aralar sürekli kavga ediyoruz gidelim de bir stüdyoda şöyle güzel bir asık surat mutsuzluk fotoğrafı çektirelim demeyiz…

Bu günlerde aşırı depresifim bu yüzden çok bakımsızım bir fotoğrafımı çeksene ilerde hatıra olur ,da demeyiz…

Hep çok mutlu ,hep çok eğlenir pozlarına gireriz.

Neden?

Çünkü mutluluk unutulur…

İleride fotoğrafın hangi ruh halinde çekildiğini muhtemelen hatırlamayacağızdır ve bu nedenle ilerdeki kendimizi kandırmak üzere, gelecekteki bize koca bir kazık atarak o gün ne kadar da mutluymuşuz dedirtmek için gülümseriz. Tüm bunlar bir gün albümü açtığımızda kendimizi mutlu sanmamız içindir.

Bu bilinçaltı göreviyle fotoğrafı çeken her kim ise gülümseyin emrini vermeden deklanşöre basamaz.Hatta gülmedin diye eleştirilirsiniz,olmadı bir daha çekilir…

Kendimize yalanlar atmak,geleceğimize mutluluk hikayeleri sunmak üzere çektirilen o fotoğraf ,çekilir çekilmez,her şey eskiye döner,eller çözülür,kafalar yine birbirinden uzaklaşır,gülücükler anında yüzden silinir…

Ama herkese çok doğal gelir bu…

Bir de bunun foto stüdyo versiyonu vardır.

Fotoğrafçı ille de gülümsemenizi ister,altı üstü bir vesikalıktır oysa.
Hem adı üzerinde VESİKA lık…yani belgede kullanılmak üzere..

Ehliyete,pasoya,ikametgah suretine,pasaporta konulacaktır falan yani…Ama güleceksin!

Gülümse ki o belgeye her bakan senin ne kadar sempatik olduğunu düşünsün.

İyi de düşünmesin kardeşim zaten resmi evrak bu…

Hem resimde gülümseyeni isterler,hem de işyerinde fazla gülüp şen şakrak 
olsan,sulu diye laf ederler…

Uzun lafın kısası,fotoğrafların neredeyse tümü yalandır,kendi isteğimizle 
yakınlarımıza ya da aslında kendimize nasıl olmadığımız bir ruh halinin rolünü yapabildiğimizi gösterebilmek için…Sahte anların renkli vesikası!
Blog sayfalarımıza,sohbet programlarımızda avatar boşluğuna,facebook sayfalarımıza,space’lerimize doldurur da doldururuz bunları.
Herkes, ne kadar mutluyuz görmeli!!!

Gerçekten güldüğümüz anlar da vardır tabii hayatta,gerçekten çok mutlu hissettiğimiz…

İşte gerçekten bakmaya doyamadığınız fotoğraflarımız zaten onlardır asıl.Tıpkı yandaki masum gülücük gibi…

Hayatınız gülümseyen kareleriniz kadar gerçek olsun…
04 Aralık 2008 / tulisinkursunkalemi

>AŞAĞIDAKİLERDEN HANGİSİ….

>
Biliyorsunuz,oğlum bu sene(2008) sekizinci sınıfta ve önümüzdeki Haziranda son SBS sınavına girecek.Harıl harıl test çözüyor tabii.Belki faydası olur,ilerde bürokrat olur da,eğitim sistemini de çözebilecek bir kafa yapısına kavuşur diye avunuyoruz…

Oğlumun da dikkatini çeken ve bizim canımızı oldukça sıkan bir mevzu var.Türkçe dersinin testlerinde olsun,okulda öğretmeninin sorduğu sınav sorularında olsun,bir metin çözümleme sorunumuz var ki eminim hepinizin okul yıllarında karşısına çıkmış ve midesini ekşitmiştir.

Size bir metin yani bir paragraf verilir ve bu paragrafın ana fikri,teması sorulur.Siz okuduğunuzdan ne anlamışsanız onu işaretlersiniz ama bilir kişiler yani o testi hazırlayanlar der ki hayır ana fikir o değil de budur…Yanlış!

İyi de bu o metnin yazarının eksikliğidir kardeşim.

Ben okuduğumu böyle algılıyorsam da bu benim algılama yöntemimdir.Demek ki kelimelerini çift anlamlılardan seçmiş,demek ki cümlelerini kesin yargılara vardıracak şekilde dizememiş.

Kim karar veriyor bu parafrafın bu anlamda olduğuna?
Yorumsa,bu benim yorumum değil mi?Benim yorumumu istiyorsun ki “sizce” diye soruyorsun.


Aynı sorun,şiirde de karşımıza çıkar.
Denir ki,şair,yukarıdaki dörtlüklerde,hangi duygudan söz etmemiştir ya da etmiştir?


Şimdi sanatta metafor diye bişey vardır.Sanatçı,geceyi metafor olarak kullanıp aslında sessizliğe ne kadar hayran olduğunu da anlatmış olabilir ya da geceyi metafor olarak kullanıp sessizliğin ne kadar hüzün verici olduğunu da anlatmış olabilir ama her iki anlatımda da geceyi ve karanlığı metafor olarak kullanmıştır.

Ben yalnızlığa övgü diye algılarım onu sen yalnızlıktan şikayet etmek diye algılarsın.Zaten sanatın amacı da insanın duygularını ayağa kaldırmak,hislerinde fırtına yaratabilmek biraz dış dünyadan kopartıp ruhsal dünyasına yolculuk yaptırmak değil midir?

Diyelim ki meşhur Han Duvarları şiirinden bir bölüm verildi ve soru soruluyor.
Kimisi han duvarlarında şairin yalnızlığa empatisini bulur,kimi acıma duygusunu,kimi realistliğini,kimi han duvarlarını metafor olarak kullanmış ama aslında kendi yalnızlığı ve çaresizliğini anlatmıştır der.Normal olan da budur,senin ruh haline göre nasıl algılayabildiğindir.Bu ruhsal algılanmadaki değişiklikler zaten sanatçının amacı olmalıdır.

Fakat Türkçe sınavlarında ne yapılır?

Öğrenciden,motomot bir yanıtı seçmesi istenir.Hem sizce diye başlar soru cümlesi,hem de o cevapladığınız “sizce” yi yanlış kabul ederler.
Kime göre?

Soruyu hazırlayan onu öyle algılamıştır ve onun cevabını seçmezseniz,yanlış cevaplamışsınızdır.
Böyle bir mantık saçmalığı böyle bir dar kalıpla edebiyatı yorumlamak olur mu,olabilir mi?

Bir düşünürün bir cümlesi,bir aforizması verilir ve asıl anlatılmak istenen sizce nedir diye sorulur.
Adı üstünde aforizma…az lafla ,çok şey anlatabilme sanatı yani…
Adam ya hiciv yapmışsa verdiği cümlede?Ya eleştiri yapmışsa?Ya alttan alttan dalgasını geçmişse?
Siz asıl anlatılmak isteneni zeki bir algılayışla bulur işaretlersiniz ama yanlış çıkar.Neden?Soruyu hazırlayan kişi onu başka türlü algılamıştır çünkü.Belki de en yoz en düz haliyle…


Nedir çözüm?
Edebiyatı yorumlamak,edebi bir türden,kendince bir şey alıp süzerek bunu hazmetmek bir deneyim ister,çok okumak,çok düşünmek,çok karşılaştırmak,çok ama çok sindirmek ister.Yani bu bir süreçtir ve kişi bu sürece ancak çok okuyarak ulaşabilir.

Ortaokul ikiye,üçe giden bir ergene tutup da edebi bir eserden alınmış bir paragrafı bu şekilde yorumlatmak ve üstüne üstlük “sizce” diye bir de yanıltmak kadar abes bir yöntem olamaz.

Bu nedenle bu tür yorum sorularının ancak ve ancak üniversite düzeyindeki kişilere sorulması doğrudur.Türkçe adı altındaki sınavlarda,Türkçeyi iyi kullanma,doğru cümle kurma,doğru kelimeler kullanma,yazım kuralları türünden genel kurallar başlığında sorular seçilmelidir.

Eğer ille okuduğunu anlama başlığında sorular hazırlanacaksa,yine metin içinden sorular sorulabilir,metni yorumlatmak,yazanın asıl düşüncesini falan sorgulatmak,Türkçe dersi kapsamında olamaz,olmamalı.

Ancak,üniversitedeki gibi,metin çözümleme,metin yorumlama gibi bir ders koyulur,öğrenci satırda yazılan ile satır arasında verileni nasıl çözebileceğini ve yorumlayabileceğini metodik olarak öğrenir,ondan sonra bu tür sorular sorulabilir.Bu eğitim verilmeden bu hazzı tattırmadan bu ülkede yeni yazarlar,yeni Yaşar Kemal’ler,Livaneli’ler falan yetişmesini beklemek de olsa olsa hiciv sanatının bir öğesi olur o kadar!

04 Aralık 2008 / tulisinkursunkalemi

>BİRBİRİMİZİ "YEMEKTEYİZ"

>

Son günlerde hiç kaçırmadan izlemek istediğim bir televizyon programı!
Bir kere bir sürü değişik ev aletiyle,farklı aparatla tanıştım.Bilmediğim,daha önce görmediğim yüzlerce ayrıntı.İyi oldu,insanın ufkunu açıyor.
Ama şu sofralara serpiştirdikleri renkli taşlar,abuk sabuk boncuklar taşlar falan hala anlayamadığım bir ayrıntı ve hiç bana uygun değil.

Tabii bir sürü değişik mutfak,bir sürü değişik ev,bir sürü değişik mobilya ve bir sürü değişik dekorasyon da görüyorsunuz,bu da işin başka eğlenceli tarafı.

Bu arada,yapılışını bilmediğim ve merak ettiğim bir sürü tarifi de görerek öğrenmiş oldum,bu da başka bir artısı.
Yarışmanın eleştirisine gelince,yarışmacılarda “zor yemek-kolay yemek” takıntısı oluşmuş durumda ki işte buna karşıyım. Makarna kadar basit bir yemeği bile yüzüne gözüne bulaştıran insanların yemeklerini yedim hayatta. Yağda yumurtayı yağ havuzunda yumurta şova dönüştüren,hazır çorbayı hazır bulaşık suyuna çeviren bir sürü insanın yemeğini tattım.Yani bir şeye lezzet katmak o şeyin kolay ya da zor hazırlanmasıyla nasıl alakalı olabilir.Sen yediğin yemeğin hakkı verilmiş mi ona bak.

Bir de bu İtalyan makarnaları,çin sebzeleri ve yemekleri pişiren yarışmacılara takık durumdayım.Bir insanın daha önce yemediği ve ilk defa tatmış olma ihtimalinin çok yüksek olduğu bir şeyi eleştirebilmesi çok zor değil midir?Ben şimdi hiç tortorelli fettucuni falan yememiş birisi olarak o sofrada ilk kez bunu yersem ,nasıl eleştireceğim?Daha önce yemedim ki neyle kıyaslayacağım?Tuzu,kıvamı,yağı vs.nasıl olur diye hiç bir fikrim yokken?
Ha bir de tam tersini yapıp,mercimek çorbası,barbunya pilaki,kuru fasülye falan gibi geleneksel yemekleri pişirenler var.Şimdi tamam da,bu yemeği yapmayı,pişirmeyi hemen herkes biliyor zaten.Ne diye oturup senin kuru fasülyeyi nasıl pişirdiğini seyredeyim,neresi ilginç?
Ne olur?

Fazla aşırıya kaçmadan bilinen ama pişirilmesi ayrıntı ve püf noktası isteyen Türk yemeklerini yaparsın…Hünkar beğendi,Ali Nazik falan gibi…Saymaya kalksam burda listeler dolar taşar.
Bir konu daha var,akşam yemeği sofrasında kısır,mercimek köfte falan olur mu yahu? Bunlar kadınların beş çayı ikramıdır en fazla.

Akşam yemeği kültürümüz ne kadar zayıfmış bunu anladık.

Hangi yemekle hangi yemek birbirine yakışır,alternatifli sofra nedir hiç kimsenin haberi yok,bunu anladık.

Türkler sade ve resmi sofra düzeni hakkında çok zayıfmış bunu anladık.

Ev sahibi olarak servis yaparken hala bardakların ağız kısmına el değmemesi gerektiğini bilmiyorlar bunu anladık.

Akşam yemeğinde ekmekler şöminelik odun gibi dilinmez,bunu da bilmiyorlar,anladık.Üstelik bayat market ürünü dilimli ekmek hiç konulmaz,bunu da bilmiyorlar,onu da anladık.

Yemek eleştirmek demek yemekte kusur aramak değildir,ama herkes bundan bihaber,bunu anladık.

Türkler yemek pişirirken her şeyi ama her şeyi on parmakla hallediyorlar,salataya bile ellerini sokuyorlar bunu anladık.

Hijyen mijyen hak getire,ben o sofraların çoğunda ağzıma lokma koymazmışım,bunu anladık.Bu arada,hijyenden kastım o uyduruk ameliyat eldivenleri hiç değil.Kimse bana yemek yaparken onları taktıramaz.Bu arada programın anlatıcısı(Tarkan Koç) sürekli,eldiven takmayanı hijyenik olmamakla itham ederken,yarışmacıların evlere paldır küldür sokak ayakkabıları ile dalmaları ne kadar hijyeniktir bu da ayrı tartışılır.Ya da yemek yaparken bir nedenden ötürü sokağa,kapı önüne veya bahçeye çıkıp tekrar aynı ayakkabı ile mutfağa dönüp yemek yapmak hijyenik midir?Marketten gelen torbaları tezgaha koymak,çıkan paketleri,kutuları elleyip,elleri yıkamadan sebze doğramak hijyenik midir,bunlar da ayrı tartışılır.Ama neymiş,bellemişler bir plastik eldiven,tamaaaam!Onu takan hijyen kralı oluveriyor.Yıka kardeşim ellerini,yıka herşeyi,yumurtayı bile yıkamadan dolaba koyma diye öğretmişti annem,tavuğun kıçındaki mikrobu dolabına taşıma!

Yeşil yapraklı sebzeleri sirkeli suda bekletme kültürü de hemen hemen hiç yok,her şeyi parazitiyle,tarım ilacıyla,parazitin yumurtasıyla falan hüp diye mideye indiriyorlar,bunu anladık.(Bekleten de göstermelik iki damla sirkeyle beş on dakika bekletiyor,oysa bir litre suya iki yemek kaşığıdır ve en az iki saat beklemesi gerekir)

Ben gurmeyim,ben gurmeyim diye şişine şişine gezenlerin hep hüsrana uğradıklarını gördük.Demek ki neymiş,damak lezzeti iyi olan,ille iyi yemek pişirebilir diye bir kaide yokmuş,bunu da anladık…

Ama yine de seviyorum yarışmayı yahu…Hem bana yazı konusu oluyor,hem akşamüzerleri evdeysem iyi bir eğlencelik oluyor,hem de ev dekorasyonu saplantım olduğundan değişik dekore edilmiş evler görüp tatmin oluyorum bu açıdan da.Hatta ne yalan söyleyeyim yemeklerden çok evlerin renk ve eşya uyumunu eleştiriyorum kendimce…

Ben yapımcı olsam,işi ilerletir,tanınmış sanatçılarla devam ederdim yola.Bakalım harikulade sesler,harikulade oyuncular mutfakta nasıllarmış?Uzun boyalı tırnaklarla,yardımcılar olmadan nasıl yemek yapılıyormuş?Burda en çok Bülent Ersoy,Seda Sayan,İbrahim Tatlıses,Ajda Pekkan ve Fatih Ürek beşlisini bir arada görmek isterdim.Hijyenden Seda,beceriden Fatih,asortiden ve fransız yemeklerinden Ajda,acılılardan İbo,Osmanlı Mutfağından da Bülent apla favorim.Fevkaladedin fevkinde yorumlar da tabii yine ondan.İbonun kremalı tavuk yemeğine bile isot doldurup yemesini seyretmek de komik olurdu.Fatih’i başında türbanla mantı hamuru açarken izlemek de…
Ha bu arada jet hızıyla bir sürü taklidi de türedi,tıpkı çöpçatan programlarında olduğu gibi.Ortalık yemek yapma savaşına dönüştü.Her kanalda bir mutfak telaşı,her telaşın yanında bir de taklit Tarkan Koç sesi.Komikler haaa!
Yakında,Kahvaltıdayız,Beş çayındayız,Ara öğündeyiz,
Diyetteyiz,
Aşeriyoruz,
Yiyoruzyiyoruzdoymuyoruz,
Gözümüzütoprakdoyursun,
İçkialemindeyiz,
Sıragecesindeyiz
Gerdekteyiz…
adlı değişik versiyonlarını da bekliyorum….

28 Kasım 2008 / tulisinkursunkalemi

>ADANALI MEMOLİ’NİN DEVAMI MI?

>

Tayfun Güneyer,senaryo yazabiliyor mu?
Tamam,Yılan Hikayesi,gerçek anlamda iyice uzayıp uzayıp hakiki bir yılan hikayesine dönmeye başladığında,etrafımdaki herkese,ben size demiştim diye havalandım.Mantık hataları,gerçek dışı karakterler,günlük hayata uymayan uzadıkça uzayan replikler,biri sinirli biri yumuşak,biri ezen biri ezilen iki polis,(Memoli ve Nail Kırmızıgül’ün canlandırdığı yardımcısı) komik olmaya çalışan ama olamayan bir emniyet çaycısı karakteri,her durumda ve her şartta daima çenesiyle ve konuşup konuşup kurbanı şaşkına çevirmesiyle kazanan kahraman polis ve gereksiz repliklerle durumu uzatacağına öldürücü hamleyi bir türlü yapamayıp seyirciyi sinir eden operasyon sahneleri,her şeye sinirlenen ve aptal mı zeki mi bir türlü karar veremediğiniz baş karakterler.

Üstüne üstlük her T.G. imzalı senaryoda tekrarlanan şu; şaşırınca ağzındaki sıvıyı püskürtme şebekliği.(bkz.Yılan Hikayesi,Eyvah Babam,Adanalı)

Bu sahneler sanki Tayfun Güneyer’in imzası olmuş durumda,olmazsa olmaz yani.
Üstüne bir de,her dizinin demirbaşı olan, asla yakalanamayan harikulade zekada kötü adam karakteri!!.Yılan Hikayesinde bu kişi Kral lakaplı suçluydu,Adanalı’da ise Maraz Ali.
Hani diyorum Oktay Kaynarca’nın müthiş sempatik ve karizmatik oyunculuğu olmasa kim izleyecek bu saçmalığı kestirmek zor.
Hem her iki dizide de bir Yunanlı bayan polis takıntısı var ki ben çözemedim,Zeyno ölünce onun yerine Memoli’ye Yunanlı kız polis bulunmuştu hemen.Adanalı’nın da Yunanlı eski aşkından olma bir yarı Yunan kızı var şimdi.

Zeyno ile Memoli arasındaki çekişmeyi şimdi Adanalı ile kızı arasında yeniden yaşıyor gibiyiz.Adanalı da tıpkı Memoli gibi sinirlenince emniyet binası içindeki tüm meslekdaşlarına saydırıp giydiriyor.Aynı kurum içinde üst altına bu kadar hakaretamiz davranabiliyor mu merak ediyorum.
Adanalı cep telefonu taşımadığı gibi,cep telefonundan arama yapmayı da bilmiyor,breh breh breh…dumur olma gel de!!!
Adanalı’nın yanına verilen çaylak yardımcısı Engin,Adanalı’nın oyununa getirilip bir binada iki buçuk saat boyunca ,sözde orda hala saklanan suçluları DVD alıcısıyım beeeen,diye bağırarak ortaya çıkmaya ikna etmeye çalışıyor da o iki buçuk saat boyunca hala ortada bir gariplik olduğunu ,amirinin kendisiyle kafa bulduğunu falan kafası basmıyor,polisime de bak sen!
Adanalı,dizinin ilk bölümünde otobüsteki Yunanlı polisleri kurtarma sırasında şakır şakır Yunanca konuşurken,sonradan bakıyoruz ki kızıyla tartıştığı bir sahnede,kızının “Allahım bu adamla naapıcam ben” diye söylenmesini anlayamıyor ve Yunancası orda birden tekleyiveriyor.
Amaaaaan…o kadar çok ayrıntı var ki izlerken gına getirdiğim,hangi birini yazacağım sıkıldım vallahi.


Uzun lafın kısası,yazarın ana fikri odur ki Tayfun Güneyer Yılan Hikayesinde tutturduğunu sandığı bir eski formatı allayıp pullayıp naapsam naapsam diye kafa yormadan biraz ordan biraz buradan bir iki ekleme falan yapıp yeniden ısıtıp seyircinin önüne sürmüş.Asla kendini taklitten öteye geçemeyen bir senarist üstelik de senaryonun Wasabi adlı yabancı filmden taklit edildiği söylentilerini de yalanlamıyor.Başarısını takdir etmek gerekir ki yabancı bir yapımı ne edip edip kendi eski senaryolarının formatına ve kendisini sürekli tekrar etmeye dönüştürebiliyor! Ha bir de ustalara selam çakan yönetmenler gibi Memoli karakterine de gönderme yapıp duruyor,Adanalı’nın ağzından.


Ne o saçların öyle çakma Memoli?”

Mükemmel senaristliği yetmemiş,hızını alamayıp bir de yönetmeye kalkmış.E haklı tabii,bunca saçmalığı nerden buldun kardeşim diyecek bir yönetmene sürekli her sahneyi izah etmek zor,kendi pirincimin taşını kendim ayıklarım demiş,oturmuş rejisör koltuğuna!

Seyirci bunu yer mi?
Bilemem.Türk halkı acılı adana yemeye bayılır onu biliyorum ama Türk seyircisinin neyi yiyip neyi yemeyeceğini kestirmek çok zor.Öyle kalitesiz işler uzun zaman raiting alıyor ki,şaşırmamak elde değil.Belki de Türk seyircisi toptan Alzheimer ‘dan mustariptir ha
?
Son olarak şunu da eklemek lazım ki,Oktay Kaynarca dışında dizideki tek güzel şey ise Ceza’nın muhteşem Fark Var şarkısı.Yukarıdaki yazının ana fikri ile hiç uyuşmuyor aslında,biz konular arasında hiç bir fark olmadığını savunurken…ama düşününce şarkının aslında ne demek istediğini de anlayabiliyorum ve bu yüzden
şarkının ilk dizesini de yine Tayfun Güneyer’e ithaf ediyorum
“Fark var,
Seninle iyi arasında,
Kocaman bir FARK VAR! “
28 Kasım 2008 / tulisinkursunkalemi

>LANETLİ HAFIZA

>
Geçen gazetede ilginç bir haber vardı.
“Amerikalı Jill Price (42), 14 yaşından bu yana hayatının her anını hatırlayabiliyor. Price, ne zaman kalktığını, kimlerle buluştuğunu, neler yaptığını hatta ne yediğini bile unutmuyor.Bir okulda yöneticilik yapan ve dul olan Price, bazen rahatsız edici anıların zihnine doluşması nedeniyle uyuyamadığını belirtiyor. Bu o kadar nadir rastlanan bir durum ki bilim adamları Jill Price vakası için özel bir bilimsel isim bulmak zorunda kaldı: Hipertimestik sendromu.”
İlk düşündüğüm tabii,keşke ben de öyle olsam oldu.Kadının neden yöneticilik gibi sıradan bir iş yaptığını merak ettim sonra.Düşünsenize her şeyi,hayatınızdaki her ayrıntıyı,yaşadığınız her şeyi hatırlıyorsunuz,beyniniz bilgisayar gibi gördüğü,duyduğu,yaşadığı hiçbir şeyi unutmuyor.
Böyle bir beyinle neler yapılır?!
Harikulade bir cerrah olabilirsiniz mesela,hiçbir hastanızı,hiçbir ayrıntıyı unutmayan,ameliyatta harikalar yaratan.
Zaten tıbbı da heralde bu süper beyinle,altı yerine dört senede bitirebilirdiniz!
Sonra mükemmel bir savcı ya da avukat olabilirsiniz,ayrıntıları lazım oldukça kaset izler gibi başa sarıp sarıp hatırlayarak,pek çok içinden çıkılmaz davayı halledebilirsiniz. Okuduğunuz hiç bir şeyi de unutmayacağınız için mükemmel bir edebiyat eleştirmeni veya tiyatro,sinema eleştirmeni olabilir,gözlem yeteneğinizi de işin içine katıp ülkenin bir numarası da olabilirsiniz.

Emniyet müdürü,film yönetmeni,ressam,özel dedektif,neler neler…Çok daha yaratıcı ve harikalar yaratabilecek,insanlığa müthiş yararı dokunabilecek bir meslek seçip bunu uygulamak varken,sen git bir okulda yöneticilik yap…Neyi hatırlayacaksın,çocukların dosyalarını okuyup okuyup kişisel bilgilerini mi?Pöh!

Dedim ya ilk tepkim keşke ben de öyle olsam demek oldu ama kadıncağız bir yandan da,rahatsız edici anıların etkisinden kurtulamadığını yazıyor.Tecrübe konusunda üstüne yok desenize.Hayatta yaşanan tüm tatsız olaylar,birleşip ileriki yıllarda tecrübe dediğimiz şey oluyor çünkü.Kadının tecrübeleri inanılmaz desenize.Asla aynı tuzağa iki kere yakalanma,asla aynı hatayı iki kere yapma…
Ama öte yandan bu da sıkıcıdır herhalde.Bayan mükemmel olabilmek yani.Bir başka tarafı terk edildiniz mesela,asla unutamıyorsunuz.Sevdiğiniz birisini ölümle kaybettiniz,tüm anılar capcanlı beyninizde,hiçbir şeyi unutamıyorsunuz.Her yaşanan tazecik duruyor hafızanızda.İyi mi kötü mü ben bir türlü çıkaramadım.
Bu arada,şu meşhur iğrenç operacı sapık,heralde avukatıyla anlaşıp suçtan yırtış yolu bulmak için,yaşadığı hiçbir şeyi hatırlamadığını söylemiş.Şimdi de buna taktım.(Sanki hatırlamamak,suçun niteliğini ortadan kaldırıyor) Diyelim ki,bir an için söylediği doğru,hatırlamıyor olsun.İyi de bu daha kötü.Hatırlamayıp hatırlamayıp her iğrenç dürtüde o iğrenç heyecanını yeniden yaşıyor gibi hissedip iyice zevklenecek pislik.Hatırlamaması ayrıca ne işine yarayacak onu anlamadım.Belki biraz insanlığı kalmış ise kendinden utanmasına engel olur sadece ama ya annesi,babası,kız arkadaşı,akrabaları?O kötülüğü yaptığı çocuklar?
Asıl bir yolunu bulup tüm bu olanları onlara unutturabilmek lazım bence.
Hatıralarımın hiç birisine dokunulsun istemem.Ne o hipertimestik hatun gibi olmak,ne de yaşadıklarımı unutmama neden olacak başka bir garip durum içinde olmak istemem.Bir gün alzheimer’a yakalanırsam bu bana çok koyar heralde başlarda…sonrasında zaten alzheimer olduğumu da unuturum zaten ama başlarda kötü…
Hatıra koleksiyoncusu olmayı seviyorum ben.Zamana ve duruma ne uyuyorsa,onu bulup çıkarıp hatırlayıp tekrar tozunu alıp eski yerine koymayı seviyorum ben.Yaşadıkça da koleksiyonum değerleniyor daha fazla.İyileri de kötüleri de.

12 Kasım 2008 / tulisinkursunkalemi

>YÜZBAŞI’NIN EŞEĞİ,DİNGO’NUN AHIRINA GİRMİŞ…

>
Ey cemaati müslimin,ey güzel yurdum insanı,lütfen biri bana açıklasın ve de tarifini yapsın ki ben meraktan kurdeşen dökmekten kurtulayım.

Dingo kimdir,nedir?

Ne iş yapar?

Neden ahırda yaşar?

Ahırı nerededir?Bu kadar ünlü ise,niye ahırda yaşar kendileri?

Hayvan mıdır?

Hayvansever midir?

Neden ahırın kapısısı herkese açıktır?

Neden onun ahırına bu kadar rağbet vardır?

Cinsi nedir,kadın mıdır ,erkek midir,çocuk mudur?Çocuksa neden adı,Dingocuk değildir?

Herkes onun ahırına bu kadar rahat girip çıkabiliyorsa ve bu yüzden pata küte girip çıkılan yerlere Dingonun ahırı mı lan burası deniyorsa,neden bir tek yurdum insanı çıkıp da bu Dingo’nun ahırına girmiş çıkmışlığını belgeleyememiştir?

“Ey ahali bakın bu benim Dingo’nun ahırındaki resmim…ahan da istediğim gibi girip çıktığımın belgeselidir…onu da yakında sinemalarda oynatıciyim…” dememiştir?

Ayrıca girdiyse bile niye girmiştir?

Kime neyi ispatlama derdindedir?

Dingo bir hayvansa,ahırda yaşadığına göre at olmalıdır!

Ahırın üzerinde Dingo’nun Ahırı mı yazmaktadır?

Yazmıyorsa oranın ora olduğunu kim nasıl bilmektedir?

Yazıyorsa niye kimse hala keşfedememiştir?

Lost adası gibi sürekli koordinat mı değiştirmektedir?

Neden Google Maps’de asla yeri belli değildir?

Bir başka devlet sırrı da Sultan Palamut’un kimliğidir? Otuzaltı Osmanlı padişahı içinde bu sultan hangisine denk düşmektedir?Hangi ülkenin sultanıdır,kadın mıdır erkek midir?Meşe palamudundan mı çingene palamudundan mı esinlenmiştir? Çook eski şeylere Sultan Palamuttan kalma deniyorsa,tarih yazılmaya başlamadan önce mi yaşamıştır?Tarihten önce yaşadıysa,yaşadığını biz nerden bilmekteyizdir?Bir yerde kemikleri bulunduysa,neandertal adamı falan mıdır?O ise adı nerde yazmaktadır?

İmamın abdest suyuna benzettiğimiz açık çaylar vardır hani…Bu su nasıl bir sudur?Normal sulardan farklı mıdır?Adı geçen imam,abdest suyuna ne karıştırmaktadır ki su böyle bir renk almaktadır?Abdestini açık çayla alan bir imam mıdır?Yoksa bu o patlıcanı yiyince bayılan imam mıdır?

“Her boka maydonoz” ne tür bir maydanozdur?

İçinizde bu amaçla maydonoz alan olmuş mudur?

“Herboka” bu maydonozun familyasının latince okunuşu mudur?

Peki ” Göt Böcüğü” ?

Bu nasıl bir böcektir?

Dötünde bu böceğe rastlayan olmuş mudur?

Sokar mı?Isırır mı?Kaşındırır mı? Naapar?

Hiç bir dötte bu böceğe rastlanmadıysa,bu böcek kimin,neyin dötünde yaşar?Heryere o yaşadığı şeyin dötünde mi gider?

“Onun bunun çocuğu”?

Kimdir bu çocuk?

Kimindir?

Neredeyse altmış yetmiş yıldır halk dilinde yaşayan bu çocuk neden hala çocuk olarak kalmakta ısrar etmektedir?Neden büyüyüp onun bunun delikanlısı,onun bunun yaşlısı,onun bunun moruğu olamamaktadır?

Neden hep çocuktur ve büyüyememektedir?

O ile Bu kimdir?

Neden Bunun onun çocuğu değil de Onun bunun çocuğudur?O ile bu arasında gayrımeşru ilişki mi vardır?Belki de evlidirler,kim nereden bilmektedir ki?

“Sütten çıkma ak kaşık”

Al bir tane daha anlayamadığım nesne!

Bu deneyi bir kaç kez yapmış ama hep hüsrana uğramış bir vatandaş olarak derim ki,kaşık süte batırılıp çıkarılsa da metal metal parlıyor.Tahta kaşık ise,süte batıp çıktığında,ak olma konusunda bir değişim geçirmiyor.Yoğurttan çıkma tahta kaşık olabilir mesela.Ama sütten çıkan kaşık kesinlikle ak olmuyor.Yani demek ki ya bu kaşık zaten aktır,ya da sözü edilen süt aslında beyaz plastik duvar boyasıdır.

” Saçları Papaz gibi”

Ben hayatımda,hiç bir yerde,ne bir filmde,ne bir belgeselde,ne bir resimde,hiç bir Papaz’ın saçlarının,o benzetme yapılan türde tamamı havaya kalkık ve darmadağın,kafatasından onbeş yirmi santim havada durduğunu ve öyle gezdiğini görmedim.Demek ki nedir?

İmamlara ve papazlara yüklenen acayip ve aşağılayıcı deyimler halk dilinde dolaşmakta,hiç bir imam ya da papaz bu gidişe dur demek istememektedir!

Ve işte zurnanın zırt dediği yerdeyiz.

Hayatım boyunca asla ve asla çözemeyeceğim,kim olduklarını ve aralarındaki ilişkiyi hiç bir surette bilemeyeceğim iki meçhul karakter;

Yüzbaşı ve onun (nedenini bilmediğim bir sebeple sürekli osuran) eşeği!!!

Bu yüzbaşı neden kendine bir eşek almıştır?

Bazı yerlerde yüzbaşı yerine başçavuş denmesinin nedeni nedir?

Başçavuş sonradan nasıl yüzbaşı olmuştur?

Yüzbaşının eşşeği mi ossuruyo lan burda,şeklindeki halk azarlamasına konu olan bu eşek,bu kadar ününü sadece bir tek ossurmaya mı borçludur?Bir organızma,sadece osurarak bu kadar ünlü nasıl olabilir?

Madem o osururken kimse onu dinlemez,o halde bu eşek neden osurmaya devam etmektedir?

Osuran eşek görmedim,nasıl bir şeydir?

Eşek neden yüzbaşıyla yaşamaktadır?

Aslında adı Dingo olup da bir ahırda yaşıyor olabilir mi?

O sürekli osuruyor diye kimse onu kaale almayıp ahırına dan dun giriyorlar olabilir mi?

Ahırına niye giriyorlar o halde,o ahır sürekli osuruk kokmaz mı?

Bu eşek hiç Niğde’ ye sürülmüş müdür?

Sürüldüyse o halde yüzbaşısıyla beraber sürülmüştür.

Resmi kayıtlardan,Niğde’ye sürülen yüzbaşıların listesi yapılıp,bu eşeğin sahibi olan yüzbaşı bulunamaz mı ve yurdum insanı aydınlatılamaz mı?Bor’un pazarı geçmiştir ve Avrupa borlarımızı lekelemektedir,Bor pazarını geçen eşek,Niğde’de bor olmadığını bilmemekte midir?

Merak insanı telef etmektedir,boru diil yani ….Boru neden bu kadar önemsizdir?
Çok önem verilen şeylere neden “Boru diil ” denmektedir,boru denen şey,dünyanın en önemsiz en ehemmiyetsiz şeyi midir?öyle ise insan vücudunda neden iki tane yer almaktadır ve birinin muhteviyatı ötekine kaçtığında,ölümlerden dönülmektedir?Nefes borusuna yemek,yemek borusuna da hava kaçtığında insan neden fena olmaktadır?Demek ki boru önemlidir,Türkiye’nin Bor’u da önemlidir….Geyik ne tür bir edebi akımdır ve bu yazar,bu geyiği bitirmeyi düşünmemekte midir?Geyiklerin muhabbeti nasıldır ve ne geyiği…Ren geyiği… ne rengi, kahverengi,
ne kahvesi, ev kahvesi,
ne evi,dağ evi,
ne dağı, ağrı dağı
ne ağrısı baş ağrısı,
ne bası kuş başı, ne kuşu, muabbet kuşu
ne muabbeti, geyik muabbeti.Ne geyiği, ren geyiği……

12 Kasım 2008 / tulisinkursunkalemi

>OY ŞİŞMANIM ŞİŞMANIM,ŞİŞMAN SEVDİM PİŞMANIM

>

Çok yiyen yiyip yiyip doymayan hep ayıplanır değil mi?
Oburluk ayıp,doymamak iğrençliktir!
Hele yemekten az önce kalkmış birinin çayla da bir şeyler atıştırması,toplumca dışlanmanıza bile sebep teşkil edebilir.
-Aaa!Doymadın mı sen,az önce yemek yedik?
Topluca hamburgerciye,pizzacıya ya da akşam yemeğine falan gidilir hani sosyallikten çatlama aşamasına gelebilmek için.Genelde oburluk,erkeklere mübah,dişilere tabudur.



Hele o masada,dişiyseniz ve uzun zamandır gözüne girmek için uğraştığınız bir adam varsa,sırf gözünün bebeği(ama ince zarif bebeği) olabilmek umuduyla,tek bir bezelye tanesiyle bile doyabilirmişsiniz gibi görünmek için uğraşır durursunuz…
-Iıı…şey,ben bir dilim ,böyle ince,minik olsun ama,pizza…yanına da bir layt kola…(Burası çok önemli,layt kola içmiyorsanız,cemiyet dışı,görgüsüz,bakımsız,hatta dağlı bile addedilebilirsiniz,dikkat!)


Aklınızdan geçen,büyük boy hamburger,duble patates,bol mayonez,büyük seçim kola,yanında elmalı tart falandır ama mideye indirdiklerinizle anılabilirsiniz sürekli.Temkinli olmakta fayda vardır deyip,midenin gurultuları duyulmasın diye yüksek sesle konuşur durursunuz.


Pizzanız gelince nazlı nazlı yiyip,diş kovuklarınıza yetirmeye çalışırsınız.
Erkekler,karşınızda şaralop şurulup patatesleri,hardalını akıta akıta büyük boy hamburgerleri,çifter çifter dürümleri götürür ve kimse onları garipsemez.Niye?Erkek ya,yakışıııııırrr!
Mezartaşınıza,“Öküz gibi yerdi,ölüsü de öküz gibi ağırdı zaten,” “Ruhuna,büyük boy duble Fatiha”
Yazılmasını istemezsiniz tabii.


Bu, masadaki adamı tavlayacağım derdinin ikinci aşaması olan çıkma dönemlerinde,hele ilk buluşmalarda,doymak bilmezliğinizi,en zarif biçimde gizleyebildiniz mi,adamın yüzde yetmişbeşini ele geçirdiniz demektir.Geri kalan yüzde yirmi beş ya annesine,ya takımına,ya iş arkadaşlarına ya da arabasına veya dijital oyunlarına aittir.Ve oburluğunuz,o yüzde yirmibeşi de yiyip yutmak istese de,dikkat,yüksek hazımsızlık tehlikesi!
Sinemaya mı gidildi o ilk buluşmalarda?Film arasında,patlamış mısır,cips,dondurma veya akla gelebilecek her türlü muazzam şişmanlatıcı gıda tekliflerine kibarca hayır,çok tokuuum,demediniz mi?
Düşüşün ilk adımlarını attınız!!!
Sona doğru yaklaşma hızınız,yediklerinizin eritilmesiyle ters orantıda!
Bazen ,biten ilişkilerin ardından,
“Öff…yedi bitirdi beni yahu!” diye söylenilir ya hani.İşte bunu duyarsanız ayrıldığınız partnerin ardından,işte bu oburluğunuza ithafendir.
Belki kibarlık olsun diye adamın film arasındaki ısrarlı tekliflerinden birini “peki…bir neskafe aliyiimm..ama sütsüz olsun,bir de şekersiz…” diye kabul ediverin ama o arada tuvalete koşup midenize şiddetli bir yumruk atın.Hem guruldamaz,hem kasılıp içeri çekilir,fit görünürsünüz!
Ayrıca tuvalet kapısında gizlice çantadan çıkardığınız kepekli mamulatı ağzınıza da tıkabilirniz.Üzerine kahveyi de yuvarlayınca kepekler şişer,sen sağ ben selamet!
Aksi takdirde filmin ikinci yarısıyla ilgili tek hatırlayabildikleriniz,patlamış mısır kokuları,hatır hutur kraker sesleri,cips paketi hışırtıları olur sadece.Doğayı dinler gibi huşu içinde gözlerinizi kapatır ve başka organizmaların sorunsuzca kalori yüklemelerini dinlerken uyuyakalabilirsiniz.
Çok ısrar ederse,onun elinde tuttuğu dev mısır paketinden isteksizce üç tane alın ve başarabiliyorsanız(biliyorum çok zor) ağır ağır,sanki işkence ediyorlarmış tavırları içinde yiyin.
Eğer kiloluysanız şöyle düşünecektir
-Yahu bu bir şey de yemiyor,organizması yavaş çalışıyor ondan heralde…
Eğer ince vücutlu oburlardansanız,
-Yavrucak pek iştahsaz,bir şey de yemiyor ki kilo alsın…Her durumda,siz öndesiniz,hehehe.
Nihayet bu buluşma biter ve evinize bırakır sizi.İlk yapacağınız şey herhalde kanepeye uzanıp soda limon içmek olmayacaktır!Kapıyı adamın arkasından kapatır kapatmaz mutfağa hızlı çekim kıvamında koşarsınız ve midenize yüklediğiniz günahın korkusuyla hesap gününü düşüne düşüne onu şımartırsınız,olur biteeeer.
Uzun lafın kısası,hem valla hem billa,ben seyrediyorum görüyorum ki,güvenip de beş keçinizi bile emanet etmeyeceğiniz görünümlü ,at hırsızı kılıklı adamlar bile TV lerde kendilerine eş ararken,kilolu olmasın diye tutturuyor.
Siz önce adamı bulun,onu kilosuz olduğunuza ikna edin,evlendikten sonra nasıl olsa Türk Medeni Kanunu gereğince kilo alacaksınız.

Türk kadınının evlendikten sonraki halini neredeyse kanunla belirleyebilecek standartlar geliştirdik toplumca…İlgili konu için aşağıdaki yazımı bir okuyun derim…
EVLİ KADINLAR DONDURMAYI NASIL YER?

10 Kasım 2008 / tulisinkursunkalemi

>EVDE BAŞKA OKULDA BAŞKA ANNE

>
Ben ilkokula giderken bir gün annem okula geliverdi.Onu koridorda ilk gördüğümde,ben de diğer arkadaşlarımın yaşadığı şaşkınlığı yaşadım.Zil çalmıştı ve ders başlamak üzereydi.Annem koridorda yürüyüp de benim sınıfıma doğru yaklaştıkça,sağından solundan öğrenciler ona selam vererek kapılarını kapatıp sınıflarına giriyorlardı.Bir an,”aaa…bu yeni öğretmen aynı anneme benziyor” falan oldum.Sonra yanıma yaklaşıp bana harçlık verdi,öptü,sevdi.Herkes şaşkınca benim ve bu yeni öğretmenin arasındaki samimiyeti seyrediyordu.Sonra öğretmenimiz yaklaştı sınıfa ve ikisi selamlaşıp konuşmaya başladılar.
O gün ben de dahil herkes annemi okula yeni gelmiş bir öğretmen sanmıştı.Saçı,makyajı giyimi öylesine titiz ve ortama uygundu ki,okulda bir yakınımı gördüğümde panik olup utanan ben,o gün bir tuhaf olmuştum.İçim gurur dolmuştu.
Oğlumun okul toplantılarına gidiyorum şimdi,halk dilinde kazık kadar denilen ebatlarda kocaman kadın oldum.Aynı zamanda öğretmenlik geçmişim de var.Okullara gelen velileri de çok fazla görmüşlüğüm vardır anlayacağınız.Bazı annelerin dehşete kapılmama neden olan giyim tercihleri oluyor.
Bir bankaya veya doktor muayenesine giderken asla eşofman altı,terlik,penye bluz,hatta ayakta çetik,patik giydiremeyeceğiniz bu anneler nedense çocuklarının okullarını,bakkaldan iki yumurta alıvereyim de geleyim türünde bir giyimle ziyaret ediyorlar ve bu beni deli gibi rahatsız ediyor.

Herşeyi bir tarafa bırakın,orası bir devlet kurumu yahu.
Evladınıza bir saygınız olmalı,öğretmeni yan komşunuz da olsa,okul evinizin bahçesi içinde bile olsa,o kıyafetle çocuğunuzu temsil edemezsiniz.
Ya da kocamaaaan göğüslerinizi ortada bırakarak sıkıştıran derin dekolteli bluzla,kocamaaan poponuzu sımsıkı saran taytınızla çocuğunuzun okuluna gelemezsiniz.

Sabahları oğlumun okul servisini camda beklerken görüyorum hala,evladını okul servisine bindirmek için evden çıkmış anneleri.Ayağında pembe pazen,çiçekli pijama altı,arkasına basılmış paspal ayakkabılar,saç baş korku filminden fırlamışçasına abartılı dağınık ve pasaklı.
Yahu bu kadar mı zordur saçını düzeltip,altına düzgün bir şey giyip de evden çıkmak.Bir de tüm servisler gittikten sonra bu annelerin kaldırımüstü sohbetleri vardır ki yarım saat en az!
Sanki evde soba dumanı tütmüş de kendini dışarı zor atmış,eve girmek bilmez.

Kızına büyüdüğünde ortalıkta nasıl dolaşacağı,oğluna da kadınların sokakta nasıl olmaları geretiği konusunda hoş örnek oluyorlar doğrusu!!!

O yüzden o çocuklar büyüdüklerinde, sokakta temiz bakımlı kadın görünce, öküz gibi bakan,laf atan,bu kadınları MAL diye niteleyen türde erkekler olup çıkıyor.Biraz bakımlı,biraz makyajlı kadınlara tav oluyor,köle oluyorlar.
Namuslu kadın,anaç kadın tipi kafalarında hep bu bakımsız ve hırpani anne ile eşleşiyor belki de.Bakımlı ve alımlı kadınlara başka bir gözle bakıyorlar.Hatta bu yüzden öğretmenine bile aşık olan var.

Hatta bu yüzden annesini beğenmeyen,haketmediği halde annesini başka annelerle kıyaslayıp annesini aşağılayan öğrenciler biliyorum.Bunların hiç birini yaşamaya ne siz layıksınız,ne de o gözünüzün nuru yavrunuz.

Yahu canım ciğerim anneler,noolursunuz evladınızın sosyal ortamına gireceğiniz zamanlara özen gösterin,sabahın köründe makyaj yapıp saçınıza fön çekin demiyorum da azcık temiz,azcık özenli,azcık daha yüzüne bakılır,insan içine çıkabilecek şekilde dikkat edin noolursunuz.

Çocuk iç dünyasında,arkadaşları arasında,neler duyuyor,neleri sineye çekiyor büyüyünce neleri neleri içinde gizleyip de sonradan patlatıveriyor ah bir bilseniz.

Çocukları ile çok samimi diyaloglar kurabilmiş,ailelerine anlatamadıkları bir çok sırlarını paylaşmış bir öğretmen olarak söylüyorum bunu,lütfen bir kez daha düşünün.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.