İçeriğe atla
28 Şubat 2011 / tulisinkursunkalemi

>ŞİŞME KADIN CAİZ MİDİR HOCA?

>

Diyanet’in hem telefonla,hem de internetten danışma hattı var biliyorsunuzdur.
Buraya gelen türlü türlü soruların bazılarını alıp,bakın sadece BAZILARINI alıp post konusu yapsam,üç yıl boyunca başka hiç bir konuda yazmama gerek kalmadan post manyağı olur çıkarım yeminle.
En son gazetede okuduğum şu;
“Şişme kadınla,yapay,naylon, erkeklik veya kadınlık organı ile cinsel ilişkiye girmek caiz midir?”
Din görevlisinin bu konuya cevap vermek için kutsal kitabımızdan bir dayanak bulamayacağı kesin.
Kitabımızın indirildiği çağda teknolojiyi bırak ,naylon nedir o bile bilinmiyordu.
Dolayısıyla,din adamı düşünecek düşünecek,kendi bireysel vicdani kanaatine dayanarak ,soruyu soran kişiye bir açıklama yapacak.
İşi de zor,hem üreticilerin şimşeklerini üzerine çekmeyecek,hem vaay din elden gidiyor diyebilecek yobazları ayaklandırmayacak,hem de şişi ve kebabı yakmadan,aklı selim bir cevap verecek.Yani fetva verecek.
Vermiş de!
Ama öyle aklıselim bir cevap falan değil ha.
CAİZ DEĞİLDİR deyip kestirip atmış.
Ben kişisel vicdani kanaatime dayanarak bir cevap vermek zorunda olan din görevlisi olsam,önce şunları düşünürdüm.
Bir adam,cinsel ihtiyacını giderecek partner bulamıyorsa,imkanı kısıtlı ise,ne yapabilir?
Cinsel dürtüleri tavan yaparsa ve biraz da hastalıklı bir yapıya sahipse,azcık da kafa yapıcı madde falan kullanıyorsa,alkol,uyuşuturucu,hap falan gibi.
E şimdi bu adamın gidip en yakın çevresinde bir Fatmagül araması beklenen bir sonuç değil mi?
Ya da miniminnacık günahsız bir sübyana ilişmeyeceğine garanti var mı?
Hadi onu da geç,çevresinde fuhuş yapabileceği bir kadın bile bulamıyorsa,sapkın ilişkilere yönelmeyeceğine kanıt var mı?
Ya da imkanları kısıtlı olanın erkek değil kadın olduğunu düşünün.
Sonuçta yine aynı şey olmayacak mı?
Her iki cins  de ,baraj kapaklarını ,dinen caiz bulunmayan FUHUŞ veya
 SAPKINLIK gibi kanallarla boşaltmaya çalışmayacak mı bu fetvadan sonra?
Adam,plastik oyuncaklar caiz değilmiş diye elalemin kadınına kızına kardeşine tuhaf tuhaf bakmaya başlamayacak mı?
Verin fetvayı gitsin oğlum!!!
Olanaklar kısıtlı ise falan filan şartlar altında şudur budur diye izin verin gitsin işte.
Ortalık SAMANLIKTA BASILACAK HALİME arayan abazalarla dolup taşıyor bu yüzden.
Bir karar verirken kişinin bireysel menfaatinden çok,toplumun kollektif menfaatini düşünmek  daha faydalıdır bazen.
Öteki tarafta tecavüzden sorgulanacağına,şişme kadından sorgulansın,nedir yani?
28 Şubat 2011 / tulisinkursunkalemi

>BLOGSPOT.COM ADRESLERINE NEDEN GIRILEMİYOR

>

Bu kaydı yayınlayabilene kadar-sanırım dört gündür-internette yoğun araştırma içindeydim.
Blogspot.com uzantılı hiç bir bloga girilmediğini görünce,harıl harıl araştırma yaptım.
ŞURADAKİ linketıklayıp bakarsanız sorun aslında superonline‘dan kaynaklanıyor gibi görünüyor ancak linki tıklayıp tartışmaları okursanız,Turkcell vınn ile de bağlantılarda sorun olduğunu göreceksiniz.Ben Superonline abonesiyim ancak işyerinden TT net ile giren eşim blogspot.com adreslerini rahatça görüntüleyebildiğini söyledi.
 
Saıyorum,Lig TV yayınlarını veren bazı blogspot adreslerinin IP yasaklanması üzerine Telekomünikasyon İletişim Bakanlığı,çareyi tüm blogspot.com adreslerini kökten yok etmede bulmuş.Tıpkı YouTube yasağı gibi.
Yardım forumlarını okuyarak DNS ayarlarımı değiştirdim de Superonline’dan ancak öyle girebildim bloguma.
Tabii benim girmem yetiyor mu?
Bu yazıyı Superonline abonesi olanlar okuyamayacak mesela.
Bloglar okuyucuları için yazılıyorlar.
Okuyucu bloga giremedikten sonra,ben DNS değiştirip yüz tane post yazmışım ne fayda?
Yine de farklı internet sağlayıcılarından geçici olarak bloga girip bu yazıyı okuyabilmiş iseniz,şu DNS numaralarını girip öyle deneyin.
156.154.70.22
156.154.71.22 
Ben  bu yazıyı ancak bu DNS ayarlarını girdikten sonra yazabildim.

Şimdilik bu şekilde idare edeceğiz ama sonra ne olacak bilinmiyor.
Diğer DNS ve IP host numaraları için BURAYA bir tık yapın…belki faydalı olur.
Not:Bu yazının altına yorum bırakmayı ihmal etmeyin.Yaşadığınız sorunları ve çözüm önerilerini lütfen yazın.Ben cevap verememişsem de bilin ki girdiğim DNS geçici çözüm sağlamış ve ben yine giremiyorum bloga :( (
24 Şubat 2011 / tulisinkursunkalemi

>SAMUR KÜRK

>

Kanuni’nin ÖN’üne gelene samur kürk dağıttığı bir bölüm daha izledik.
Adam resmen alışveriş web siteleri gibiydi.
Hani BUNU ALAN BUNU DA ALDI diye yazar ya baktığınız incelediğiniz ürünün altında…
Kanuni,neredeyse muhteşem pipisini işaret edip;
Bunu alan,bunu da-kürk- aldı,diye,sarayda hallettiği  ne kadar kuku varsa o kadar samur kürk dağıtacak.

 İlk halvet olduğun Ayşe Hatun’a da verivereydin ya bir kürk,yazık o karda kışta herkes yazlık ipekli kumaşın üzerine   birer imitasyon  kürk yaka takmıştı ya,bir tek Ayşe Hatun,hala mevsimin kış olduğunun farkında değildi,dekoltesi,japonesi yerindeydi maşallah.

Lan arkadaş,imitasyon, miflon olayı taaa o zamandan varmış Osmanlı’da demek ki biz cahil kalmışız bilmiyormuşuz.
Lapa lapa kar yağdı,elbiselerdeki tek değişiklik,bolca görünen memelerin üzerine ince birer imitasyon kürk oldu,hala kumaşlar incecik tiril tiril.
Ayrıca o saray nasıl ısınıyormuş,hiç bir odada bir tek mangal gösterilmemesi ne tuhaf,demek ki kalorifer sistemi ya da yerden ısıtmalı merkezi sistem de o zamanların buluşuymuş.
Hürrem hala gecelik yerine günlük abiye tuvaletiyle yatıyor geceleri.
Hala o tuvaletle halvet oluyor sonra tekrar kalkıp onu üstüne giyip uyuyor.
Sarayda geceleri iyi saatte olsunlar varmış zannetmiştim bir ara ama meğerse Hürrem’in anasının ruhuymuş.
Kadın saraya paldır küldür girebiliyor,ay çok ayıp,ölü de olsan öyle halvet odasına langır lungur giremezsin bağğyan…Pargalı nerde,nasıl giriyor o ruh o odaya?
Ha bir de Rus ölünün ruhu bile Rus kızıyla TÜRKÇE konuşmadı mı,ayyy böyle tüylerim tikeeen tikeen oldu valla,gözlerim yaşardı,ne güzel tüm dünyaya Türkçe öğretmişiz biz vaaay anasını.
Ruhlar bilem öteki dünyada Türkçe öğrenip geliyorlar.
Macarlar ve Venediklilerden sonra öteki dünyaya bile Türkçe satmışız olum.
Neyse dönelim yine samur kürkümüze,Hürrem’in kürkünü gördükten sonra anladık ki,asıl büyük kürk yine Mahidevran’ınmış.
Anacım o ne geniş kürktü öyle,sandım ki kadın nisbet olsun diye odasında halı olarak kullandığı postu boynuna dolayıp öyle geziyor.
Hürrem’in aynacıda resmen hırsızlık yaptığını da bu geceki bölümde anlamış olduk.
Demek ki neymiş,kadın resmen dükkandan mal çalmış.Tabii o zamanlar öyle alarm falan da yok cık cık cık.
Ne ara çaldı,neresine gizledi o şişeyi o kadar kişinin önünde anlamadım gitti.Hem insan sevgilisine ayna hediye eder mi ya ne ayıp…Sen şimdi Sultan’a aynasız mı demek istedin?Azcık kendine bak da tipe gel lan….mı demek istedin?

Hürrem’in resmen şizofreniye  bağlamış bir psikopat olduğu tarihi gerçeğini anlatmak amacı taşıyorsa bu dizi,afferim ulan,güzel anlatmışlar valla.
Ayrıca Meryem Uzerli’nin de hakkını yememek lazım.Bir insan bu kadar itici,bu kadar sevimsiz,bu kadar böğürtken olabilir mi…..olabiliyor işte.
Kanuni’nin kar yağınca ,sıcacık sarayda yayları gevşeterek devlet yönetmeyi falan iyice bırakıp,avluda Hürrem’le,pala  Şehzadesi Mustafa  ve Pargalı ile kartopu oynamaya çıkmasını bekledim ama olmadı.

Hani abucuk gubucuk diye minik oğlunu seviyor ya sevimli aile babası sultan.Şekerlik olsun diye bunu niye yaptırmadılar Sultan’a anlamış değilim.Halkın gözünde nassı yükselirdi,nassı sevimli olurdu oysa.

-Pargalı al bakalım bu top sana.

-Pargalıya niçin atıyor sen?Tek bana at,tek beni düşür karlara.

-Baba,hadi gidip ikimiz oynayalım bu Hürrem ağzını büyük açıyor korkuyorum ben.Bıyıklarım da diken diken oluyor.

-Sultanım ama böyle olmuyor,Hürrem Hatun bana attığı kartopunun içine zehir koymuş ıgğğğhhh…

-Yalan söylüyor İbrahim.Ben topa sadece cam kırıkları koymak,zehir yok.

Camdan izleyen Mahidevran,Valide’nin önünde diz çöküp;
-Karların üzerinde nasıl da oynaşıyorlar Validem.Ölüyorum,yardım edin,onlar sevişirken ben ölüyorum…
dese,daha heyecanlı olmaaa mıydı?

Sülüman sadece oğlunun durumunu görüşmeye,müderrisin ayağına kadar  giden sıradan bir veli oldu bu bölümde.
-Hocam,bizim oğlan nasıl?

(Lan hödük,ne cevap alacağını bilmiyor musun?Geri zekalı,tembel,uyuşuk falan diyebilir mi?Ne desin adam?Kellesini mi versin doğruları söyleyip?)

-Çok zeki Sultanım.
-Ama bıyıkları falan var ,hani hormonal durumu nasıl diye kasdettim ben.Üzülüyorum.
-Hekim kadını çağırın,emredin bir çaresine baksın sultanım.Zannedersem elinden endokrinoloji uzmanlığı da gelir….Şehzadeniz çok zeki ama.
-Ödevlerini yapıyor di mi?Arkadaşlarıyla iyi geçiniyor mu?
-[Ne bilim amk...ben onca memleket gezip onca hocadan ilim irfan öğreniyim,hakikatin peşine düşiim,sonra kalk gel bu saraya,bu pala şehzadenin anaokulu öğretmeni ol,onunla yalancıktan matrak oyna mına koyiiim...Lan ya bana Hatca'yı verin ya da rezalet çıkartırım ha] Şehzade çok zeki sultanım.
Tek arkadaşı Pargalı zaten.
Onunla da götü sıkıyorsa iyi geçinmesin,sultanım.Uçan  tekmeyi yer suratına.

-Bıyıkları diyorum hoca,bıyıkları.Minnacık şehzadenin bıyıklarını gördükçe yüreğim paralanıyor,onu gördükçe tüm sarayı kürke boğasım geliyor,herkes kıllı gezsin ki Şehzademin bıyıkları göze çarpmasın.

-Şehzadeniz çok zeki Sultanım.

Hekim kadın deyince es geçmek olmaz;zavallı yine gece nöbetindeydi.
Kadına ek ücret ödüyorlar mıydı acaba?
Lan arkadaş,sarayda ne halt oluyorsa gece oluyor.
Daha önce de yazdım,Hürrem zehirlendi,Hürrem dayak yedi,Hürrem doğurdu,Mahidevran düşük yaptı,Gülnihal zehirlendi,Hatice ateşlendi…hepsi gece oluyor.
Kadın hem jinekolog,hem dahiliyeci,hem cildiyeci,hem çocuk doktoru,hem zehir uzmanı,hem de kumaş satıcısı..Bölümlerin birinde elinde kumaşlarla bekliyordu çünkü bir odada.
Neyse,gelelim Pargalı’nın Hatice Sultan’a layık gördüğü , bir milyoncularda bile daha güzelinin satıldığı o Çin malı pembe kelebek broşa.

İpek yolu,bu Çin malı ucuz şeyleri getirmek için mi açılmış acaba?

O ne olum,öyle,liseli sevgilisine yılbaşı çekilişinde  okul önü kırtasiyelerinden janjanlı simli toka alan ergen misin sen?
Prodüksiyonun o kelebekli melebekli  muhteşem aşk şiirini görsel olarak süsleyecek parası yok muydu?
O ne  dandirik,o ne skimsonik broştu öyle?
İnsan,Hünkar’ından feyz alır da bir samur kürk falan paketletip gönderir; “Gönlüm bu Samur kürk gibi kaba,tüylü ve vahşi,lütfen bu kürkü memelerinizin üzerine sarın,gönlüm memelerinizin üzerinde atsın”
falan diye de şiir yazar.

Arkadaş kış geldi ama Nigar Kalfa hala aynı elbiseyi giyiyor,keşke bir kerecik de Nigar halvete girse  de bir kürk falan kapsa yazık,o da üşütecek yakında.
O Daye’nin de  o suratla saraya nasıl sızıp bir de iş bulabilmiş olduğuna da her seferinde şaşırıyorum.Geceleri tabutunda yatıyor bence o.
Hafza Valide Sultan,tipik Türk  kaynanası olmayı Hürrem’le öğreniyor.
Akşam oğlum gelince yaptıklarını bir bir anlatırım ha yılan gelin seni,demedi ya çok üzüldüm laayn.Tokat attı,yavrusundan ayırdı…Oğluma şikayet edeceğim demedi.
Der gibi yapıp durdu ama demedi.

Belki de utanmıştır elbisesinin yakasına dikilen uyduruk kürk taklidi müflondan,o yüzden sesi çıkmamıştır fazla.

Merak ettiğim,bu kadar cazgır terbiyesiz yol yordam bilmeyen cahil ve lohusa haliyle bile  halvet düşünen azgın kadından kurtulmak için hala neden hiç bir entrikaya başvurmadığı.Ne sabırlıymış arkadaş.Demek böyle böyle Valide Sultan olunuyormuş.

[Valide Sultan'ı oldukça buruşuk ve sarkık yüz hatları olan bir oyuncuya oynatıp,sonra  onun yüz planını gösterirken kamerada filtre kullanmak,olacak iş mi aga?Şu Nebahat Çehre'yi bir kerecik kendi sesiyle ve sıradan bir gariban Türk kadını rolünde izlemeden,zinhar oyuncu demem ben ona]
Evet efendim,bu akşamki bölümden aklımızda kalan bunlar.
Hürrem’in aslında insan olmayıp,bir Ork veya Urukhai  olduğunu herkese açıklayacağı bölümü heyecanla bekliyorum.
Öyle bir böğürme gücü,o büyüklükte otuzsekiz adet diş ve o evrensel boyuttaki ağız yapısını gören saray ahalisinin bu gerçeği hala nasıl farkedemediğni de merak ediyorum.
Pala Mustafa Şehzade çok zeki ya yakında farkeder diye umuyorum.Hani Hürrem’in karnının ne kadar da şiş olduğunu farkedip,sen ne yedin diye sormuştu.
Hürrem’in o soruya aslında;
-Sülüman’ınkini yedim mübarek Perşembe…diye cevap verememiş olması çok yazık.
Son söz:
Bu Kanuni de bir kere halvete girince,hep aynı kadını istiyor farkettiniz mi?
Ne yapışkan adam ıyyy…
21 Şubat 2011 / tulisinkursunkalemi

>WATASIVA CANDY….

>

80′li yıllar benim içimde gelişti,bir yerde.
Ben de 80′li yıllarda geliştim.
80 sayısı çok önemlidir benim kuşak için.
Babamın memuriyeti nedeniyle bulunduğumuz Diyarbakır’da,apartmanın ilk televizyonunu biz almıştık.
Siyah beyaz National marka.
Körükle açılıp kapanan bir televizyon dolabı kapağının içinde dururdu o televizyon.
Akşamları saat 18′de İstiklal Marşı ile yayın başlar,ardından karıncalı,karyağdılı,cızırtılı paket görüntülerle ekrana gelen PİLLİ BEBEK izlerdik.
Çocuk olmanın en güzel tarafı,birilerinin sürekli sizin için bir şeyler çizmesi,boyaması ve bunu canlandırıp,seslendirip,ekrana koymasıydı.
Zaman içinde,iki İstiklal Marşı arasında süren yayınlar gelişti,çeşitlendi.
 
Hatırlayabildiğim en eski çizgi film,TONTON’lardır.
Belki ilk izlediğim değildi ama benim hafızamda İLK olarak almış yerini.
Bunlar garip bir aileydi,her biri istediği şekli alabiliyordu.Elastik vücutları,uçak,apartman,köprü,tren…aklına ne gelirse onun biçimini alabiliyor ve o şey kadar da dayanıklı olabiliyordu.
Başta tek tonton vardı sonra siyah bir tontonla evlendi,bir sürü çocukları oldu.
Değişmeden önce,HOP HOP HOP DEĞİŞ TONTON,diyordu dış ses.
Ve tonton değişiyordu.Bazen bir gül,bazen bir ambulans,bazen bir ağaç oluyordu.
Çocuk ruhunuzda,bu şekilde değişebilmenin dayanılmaz cazibesi size ne hayaller kurdurur bir düşünün.
Fransız kökenli bu çizgi filmin orjinal adı BARBAPAPA imiş seneler sonra öğrendim.
Bu gün bazen internetten izliyorum ama aynı tadı vermiyor.
Biliyorum artık kimsenin asla böyle değişemeyeceğini,hayal dünyam beslenmiyor,çocuk zihnim yok artık.
Aynı tadı alamıyorum.
HEIDI
Sonraki zamanlarda,konulu çizgi diziler taht kuruyor gönlümüzde.
Heidi de bunlardan biri.
Sağlıklı,kısa boylu tıknaz,elma yanaklı bir Alman kızı.
Japon elinden çıkma bütün çizgi karakterlerde,suratlar aynı.
Kocaman abartı gözler,minicik ağız,miniminnacık bir burun.
Ama o ağız ağlarken ya da çığlık atarken öyle bir büyüyor ki,içine dünyanın yarısının sığabileceğini düşündürüyor.
Japon MANGA’larının ortak özelliği.
Müziği,sözleri bile aklımda.
heidi, heidi, 
deine welt sind die berge
heidi, heidi, 
denn hier oben bist du zu haus
dunkle tannen, grüne wiesen im sonnenschein
heidi, heidi, brauchst du zum glücklich sein….
Oyun için koşturduğumuz boş arsalarda,arka bahçelerde,Heidi gibi koşup zıplamak,Heidi gibi acıkıp ekmeğe saldırmak.Ama keçi sütü yok,olsun.Biz de kutu süt içeriz.
Bu kızın vurdumduymazlığı,o Alp dağlarında çıplak ayak,çorapsız ve etekle koşuşturması,nalet Alp Dede’ye bile tahammül gücü,üzerimde salak Polyanna’dan daha fazla etki bırakmıştır.
ŞEKER KIZ CANDY
İşte çocukluğumun travması.
Bu çizgi diziyle büyüyüp ,ilk bluğunda bu diziyi izleyip,travma yaşamayan genç kız var mıdır?
Ya şu şarkıyı hatırlamayan?
sobakasu nante 
ki ni shi  nai wa
hanapecha datte datte datte okini iri
otenba itazura daisuki
kakekko sukippu daisuki
watashi wa watashi wa watashi wa candy
vataşiva kendi…
Anthony’nin attan düşüp ölmesini kaldırabilecek bir bünye var mıydı dünyada?
Bu travma ile 8-12 yaş arası cocuk nasıl başetsindi?
Ve sonra karşımıza çıkan öteki yakışıklı 
 Terrence Grandchester..
Terry….yakışıklı,esmer,bir gözünün üzerinde hep perçem düşmüş olan Terry.
Türkiye’de yayınlanan son bölümlerde, 
Terry bir gemiye atlayıp aktör olma hayallerinin peşinde Amerika’nın yolunu tuttu. Candy bunu, Terry’nin ona yazdığı bir mektuptan öğrendi ve hemen limana gitti ama yetişemedi. O da sonunda okulu terkedip Amerika’ya gitti….
 Hayatta olduğumuz sürece bir gün tekrar karşılaşacağız,demişti Candy yaşlı gözlerle Terry’nin gemisinin ardından.
Veee?Evet bu kadar.
Türk izleyicisine ikinci travma…
Gerisi yok.
Yılmadım araştırdım ve uzun maceralardan sonra,Terry ile Candy’nin kavuşmasını beklerken aslında Candy’nin gerçek aşkının başka birisi olduğunu ve yıllar içinde hep onu içinde büyüttüğünü öğrendim.Terry ile değil,yıllar sonra kim olduğunu öğrendiği gerçek aşkı ile mutlu olduğunu öğrendim…hüngürt.
GEORGIE-CICI KIZ
Sarı saçlı manga karakterlerinden birisiydi bu da…İki üvey abisi birden kıza aşıktı.Hatta bir donma sahnesinde,üvey abilerden birisi kızı çırçıplak soyup üzerine uzanmış ve vücut ısısı ile kızı donmaktan kurtarmıştı.
Birtakım maceralardan sonra Georgie,aşık olduğu zengin lordu terkederek çiftliğe,üvey ağabeylerden Abel olana döndü ve onunla evlendi.
Bir sahnede erkek kılığına giren anime kahramanımız,kaza ile gömleği yırtılınca cart diye memeleri ortaya çıkmıştı da yine o yaştaki bluğ-TRT izleyicilerine bir başka travma yaratmıştı…Sevişen,doğuran ve erotik görüntüler veren ilk anime kahramandır ekranlardaki.
Bir nesli ağlamaktan helak eden cizgi dizilerden biriydi ayrıca,tıpkı Candy gibi.
ARI MAYA ve  BASTIR WİKİNG
Arı Maya,salak bir arıydı,sürekli başına belalar gelirdi,büyüklerin sözünü dinlemezdi tıpkı pinokyo gibi….
Eşek arıları,kurbağalar falan hep bunun düşmanıydı.
Bir de haydi bastır hop hop hop diye kürek çeken gemici ırk wikingler vardı.Minik Viking’in aklına orjinal bir fikir geldiğinde burnunu kaşır,sonra kafasının üzerinde triiiinnkkk diye bir ampül yanardı…Bütün ırkını sürekli belalardan falan kurtaran bir veletti.
UÇAN KAZ MORTON VE NILLS
Nills,sürekli hayvanlara eziyet eden ,annesini sürekli uzen bir çocuktu ve bir gün bir şekilde-hatırlamıyorum-sihirle minicik bir fare boyutuna getirildi ve uçan kaz Morton’un sürüsü ile ordan oraya uçmaya başladı…
 
Böylece hayvanların içinde yaşayarak onları tanıyor,içindeki kötülüğü öldürüyor,aklı başına geliyordu falan…
O dönemde çocuk aklıma takılan şey,bu kaz sürüsünün uçarak onca yolu katetmesine karşın,düşmanları olan tilki Rex’in nasıl olup da her yerde onlara yetişip karşılarına çıkabildiğiydi.
Bu da benim çocukluk travmalarımdan birisi olarak anime dünyamda yerini almıştır.
Bu İsveç’li çizgi kahraman,duyduğuma göre 20 kron’luk kağıt para’nın arkasında kazın üzerinde uçarkanki pozuyla yer alıyormuş.
Bizim duygusal ve öğretici çocukluk kahramanlarımızın yerini yıllar içinde,yu gi oh’lar,tsubasa’lar,beyblade’ler,benten’ler,pokemon’lar,powerpuff girls’ler aldı…hepsi teknolojik,hepsi süper güçlü kahraman…
Hiçbirisi unutturamadı Terry’nin tek göz üzerine düşmüş kahküllerini ya da Georgie’nin yırtık gömlekten fırlayan göğüslerini…:)
 
17 Şubat 2011 / tulisinkursunkalemi

>DONEKLERIN PADISAHI

>

Eveeet,geleneksel Çarşamba Gecesi Osmanlı Tarihi dersimizi yine almış bulunuyoruz.

Bu akşam Hürrem’in doğum yaptığı bölümü izledik ve NELER ÖĞRENDİK konulu ev ödevimizi de yapıyoruz.

*Hürrem Sultan’ın önceki bölümlerde  neden öyle ayı gibi yemek yediğini öğrendik.

Demek gerçekten de yaratık doğuracakmış kadın,yoksa bir insan evladı normal bir yavru doğururken o biçimde bağıramaz.
Şehzade Mehmet’in ilerde shrek olabilme ihtimalinden korkuyorum.

.


*Harem’in sahiden de sahipsiz,Ali Baba’nın çiftliği olduğunu öğrendik...Hürrem dayak yiyor,kimse yok,yerlerde sürünerek doğum yapıyor,koridorlarda bir allahın kulu yok.İbrahim,hünkarın kadını ile koridorlarda işler çeviriyor,kimse yok.


*Mahidevran’ın o gün giyeceği kıyafetin,Hürrem’in rüyasına  bir gece önceden birebir girebileceğini ,Hürrem’e her şeyin ayan olabildiğini öğrendik.

*Hürrem’in Sultan Sülayman’ı aslında sarayın kapıcısı zannettiğini öğrendik.Koridorlarda,orda burda her canı istediğinde sülümaaaaaan diye bağırabiliyor..Birisi ona adamın padişah olduğunu hatırlatsın lan.

*Haremde kadınların geceleri,gecelikle değil,Hürrem’inki gibi mavi abiye gece elbisesiyle uykuya yattıklarını öğrendik.Hamile kadınların da yatağa sağdan soldan değil doğruca ayak ucundan inip çıkabildiklerini,böylece bir çeşit işkenceye maruz bırakılarak bebelerini düşürmeleri için her türlü şartın hazırlandığını öğrendik.

*Haremde hamile cariyeleri,gece acıkmaları susamaları gibi ihtimallerin hiç umursanmadığını,gece susayan hamile gözdenin su almak için sarayın koridorlarını arşınlamak zorunda kaldığını,kapısında bir tane nöbetçinin ya da muhafızın bile tutulmadığını,

*Sürekli geceleri başına bir iş gelen Hürrem yüzünden,hekim kadının gece uykularının haram olduğunu,zehirlese zehirlese Hürrem’i hekim kadının bu yüzden zehirleyebileceğini,


*Habire her fırsatta etrafa altın saçılan sarayda,Valide Sultan’ın şerbet-lokma dağıtılması emrini verirken,Hiç bir masraftan kaçmayın demesi üzerine,şerbetle lokma’nın altından daha pahalı bir şey olduğunu ,öğrendik.

*Osmanlı’da kapı çalma adeti diye bir şey yokmuş herkes dangır dungur istediği yere girebiliyormuş onu öğrendik.Allahtan tuvaletler falan odanın içinde ,ortasında değilmiş.
-Aaaaa Hürrem naapıyorsun?
-Ben çok yedi,şimdi sıçmak…içimdeki şehzade sıçıyor ben diiil!!

*Padişah’ın halvete girdiği yatak odasında,vezirleriyle,paşalarıyla görüşme yapabildiğini,hatta yatakodasında onlara şerbet ikram edebildiğini öğrendik.Nasıl bir fantaziyse.

*İtalyanca ve Rusca konuşabilen İbrahim’in,o kadar dili ezberleyebildiği halde,tek bir keman parçasından başka parça çalamadığını öğrendik.Ezik!
Osmanlı bu yüzden batmış olabilir,bu rutin müziği dinleyen her padişah,skerim böyle imparatorluğu deyip devlet işlerini boşlamış olabilir.

*Şehzade Mustafa,kumral beyaz tenli ana babadan doğmuş esmer çocuk ünvanını bu kez de sarışın baba -kızıl anadan doğan kara saçlı Şehzade Mehmet ile paylaştı,Osmanlı bebeleri ana babanın genetiğine bakmaksızın kara yağız doğuyorlarmış bunu öğrendik.(Bebek çok güzeldi bu arada)

*Hürrem’le aynı köyden geldiği halde Hürrem’den daha çabuk kusursuz türkçe öğrenen Maria’nın,yani Gülnihal’in çok talihsiz bir hatun olduğunu öğrendik,şöyle ki;
Padişah’ın koynuna giren kadın,ayrı odaya,gözdeler odasına alınır sanıyorduk ama söz konusu Hürrem’in hizmetçisi olunca alınmıyormuş,saray kuralları ihlal ediliveriyormuş. 

(Ayrıca,Hürrem’in sofrasında on parmağıyla dalacağı balığı önce Gülnihal tadıyor,geberirse o gebersin diye…

Gülnihal’in suçu ne?)


*Karnın neden şiş,ne yedin ,diye soran Şehzade Mustafa’nın Hürrem’in karnının ne kadar da anormal şiştiğini farkeden saraydaki tek canlı olduğunu öğrendik.

*Süleyman’ın bir çeşit horoz gibi,
Ben  önüme getirileni sker geçerim,gerisine bakmam,sloganıyla yaşadığını öğrendik.

*Pargalı’nın ,hasodabaşılık yanında aynı zamanda sarayın haspezevengi olduğunu,Ruh esintisi‘nin tarihten bu güne değişim geçirerek Rus esintisi haline gelebildiğini,erkek dna’sındaki Rus düşkünlüğünün Osmanlı’dan miras olduğunu öğrendik.


*İbrahim’in ,etrafındaki kadınlara sürekli bağırıp çağırmasının hatta dövmesinin altındaki psikolojinin,kadınsızlıktan kafayı yemek üzere olabilitesi olduğunu öğrendik.Padişaha şapır şupur,İbrahim kapı önünde,ya rabbi şükür…yazık.

*Rodos’tan İtalyanca olarak gönderilmiş mektubu,Rodoslu o soylunun katibine Türkçe konuşarak yazdırdığını öğrendik.Herkes Türkmüş ne güzeeeeel.

*Rodoslu ile yazışılan  mektupların mail hızıyla gidip geldiği bir dönemmiş o dönem,msn’de yazışsan bu kadar çabuk cevap gelmezama o dönemde aradan haftalar,aylar geçmesi gerekirken,bir iki günlük süreçte bu mektuplaşmanın yapılabildiğini öğrendik.

*Halvetten çıkan padişahın cenabet cenabet oğlunun kulağına ezan okumasına bakarak,o dönemde padişahların ellerini duvara vurup sadece teyemmüm ettiklerini öğrendik,yoksa o kısacık sürede araya bir hamam sıkıştırmak zinhar mümkün değildir.

*Kıytırık cariyeler,doğum yapınca,valide sultanlara oğlumu kaçırdınız diye çemkirebiliyorlarmış bunu öğrendik.

*Belgradı falan fethettiler de kime ne yararı oldu;Saray’ın mutfağında hala  gelişme yok,gerçekte  günde altı bin kişiye yemek çıkan sarayın mutfağı hala üç çalışanlı ofis mutfağı gibi…yakında bir kettle ve mikser görürsek hiç şaşırmayalım hatta belki orası home office’dir ve home office Osmanlı’dan dünyaya yayılmıştır bunu öğrendik.

*Sultan Sülüman’ın beğendiği her şeye ALAAAĞĞ diye tepki verdiğini öğrendik.Adam,yeni karı bulunca eskisine yaptığı yüzüğü onun gözüne baka baka yeniye hediye ettiydi,şimdi de ilk oğlunu unutup ikinciyi padişah olarak görme hevesine girdi.Gülnihal’i görünce de Hürrem’i sitttiretmişti…Sülüman,döneklerin padişahıymış bunu öğrendik.Alaaağ,alağğğ!

*Hürrem Sultan,bebeğini,memesinden değil OMUZUNDAN emziriyormuş,öğrendik.Belki de meme ucu boynunda falandı kimbilir.

*Koca Osmanlı’nın mutfağı,aşçıbaşının iki buçuk metrekarelik pazarda bir aşağı biryukarı dolanıp alışveriş etmesiyle doluyormuş,onca erzak öyle geliyormuş bunu öğrendik.
Tüccarlar her hafta düzenli olarak atlarına,katırlarına koydukları belli miktarda erzakı mutfak önünde sayım yaptırdıktan sonra teslim etmiyorlarmış aslında.
Haftaya Şeker Ağa elinde migros poşetiyle falan gezer bak demedi demeyin.Üzerine de OS-GROS yazarlar mıymış?!!!




16 Şubat 2011 / tulisinkursunkalemi

>EZEL’IN PORTAKALI

>

Kısacık bir post okuyacaksınız.
Geçen hafta sıcağı sıcağına yazacaktım olmadı.
Ezel’in sorgudaki portakallı sahnesinden beri portakal yerken midem bulanıyor.
Kurtlar’da Ünsal’ı oynayan Mesut Akusta,geçen hafta Ezel’i portakalla döven adam olarak çıktı karşımıza.
Ama adamı dövdürmeden önce,öyle pis bir portakal yiyişi vardı ki,nasıl Hürrem’i gördükten sonra bir daha Ayva Tatlısı  yiyemeyeceğimi düşünüyorsam,bu kez de aynısı portakala oldu.
Bu tabii benim kişisel tiksintim başka bir şey dikkatimi çekti.
Altı üstü bir file portakal,önce dakikalarca Ezel’in üstüne üstüne indi,Ezel’in ağzını burnunu kan içinde bıraktı da bir tek portakal bile patlamadı arkadaşım,nerden ithal bunlar?
İnsanın yüzü gözü turuncu turuncu portakal yapışkanlarıyla dolmaz mı?Her yere,yüzüne gözüne o portakalların asidi kaçmaz mı?
İçlerine döküm demir mi yaptırdılar?
Ardından o portakal filesini Ezel geçirdi eline bu kez bizim Ünsal Kemal’e indirdi indirdi indirdi…
Yok!
Gene yok.
Ne kimsenin üstü başı portakal marmeladı gibi oldu,ne filedeki portakallara zinhar zerrece zarar geldi.
Dalından yeni kopartılmış gibi taptaze duruyorlardı filenin içinde.
Üstelik filenin hiç bir yerine bir damla kan bile bulaşmadan.
Lan bari yapıyorsunuz,portakal yerine patates yapın,hadi olmadı elma yapın lan…
Elinde şöyle kuvvetlice sıkınca bile ortadan yarılan suyunu akıtıveren bir meyve bu yani.
Beterin beteri var,yakında benzeri sahneleri de çilekle,dutla falan çekebilirler,sonra Superfresh markası falan üstüne reklam koyar

“Superfresh…yerken yumuşak,yedirirken sert”

Ya da pazarlarda bağırır pazarcılar yakında,

Haydi abla geeeelll taaaşşş gibi portakal,Ezel portakalı bunlaaar!

16 Şubat 2011 / tulisinkursunkalemi

>EVLILIK MUESSESESI..ay yazmasi bile zor

>

Keçi gribinin yerden yere vurduğu hasta yatağımda yapacak başka bir mok bulamadığımdan oturdum,siz sevgili okurlarım için sizin yerinize  düşündüm.
Yoo oturmadım,çünkü oturacak halim yoktu.
Yatarken düşündüm.,.
Şaşırmayın ne var,ben bazen düşünebiliyorum da.Hatta sizin yerinize bile düşünebiliyorum çok isteyince.
Evlilik Müessesesi denen gıcık terimi düşündüm.
Müessese deyince insanın aklına,böyle,lokanta,restoran,çay bahçesi,otobüs firması falan geliyor çünkü.
Hani skimsonik işletmelerin kapısında yazar ya
“Müessesemize hoş geldiniz”
“Müessesemizde KDV nah şu kadardır”
“Müessesemizde alkollü içecekler yoktur” 
“Müessesemiz hayırlı yolculuklar diler”
falan gibi…
Müthiş derecede gelişmiş,dünyada bir eşi benzeri daha olmayan mantığım,hemen iç ses kılığına bürünüp bana birtakım şeyler söyledi.
Her şeyden önce bir müesseseye eleman alırken bazı kriterlere bakılır değil mi?
İşe uygunluk,liyakat falan.
EVLİLİK müessesesinde ise,kurumun baş idarecisi seçilirken,kimse demokratik bir seçim yapmaz.
Herkes,en çok sevdiğini işe alır.
Diğer adaylara birer başvuru formu,CV örneği bile doldurtulmaz.
Bu nasıl boktan müessese lan?
Resmen adam kayırılıyor işte.
Herkes bu müesseseye en çok sevdiğini alıyor,sonra müessese eleman alımına kapatılıyor!
Demek ki neymiş?
Bu müessese gayrı ciddi imiş.Ya da müessese denilmemeliymiş.
Ayrca her müessesenin bir işletme defteri,muhasebecisi,kasası,Z raporu falan olur di mi?
Hani nerde?
Bizim evin işletme defteri falan yok mesela.
Muhasebecisi de yok.
Kasası hiç yok.Olmayan kasaya da Z raporu veren yok.
Şimdi tamam,resmiyet var, müessesenizin kurulması için önce devletten bir ruhsat alıyorsunuz ki bunun adına Evlilik Cüzdanı diyorlar.
Sonra bir belediye memuru geliyor ve sizin,müessese sınırları içinde ruhsatlı olarak sevişebilmenize onay veriyor.
Sonra da bu müessesede ne halt ettiğinizle başka da hiç bir resmi kurum ilgilenmiyor.
Müessese sınırları içinde kaç adet seri üretim yapılmış (buna çocuk deniyor),ne geliri var ne gideri var falan devlet bununla zerrece ilgilenmiyor.
Müessese müdürlerinden herhangi birisi kurumdan ayrılmak istediğinde,Belediye’nin bu kadar kolayca verdiği izni,ancak HAKIM bozabiliyor ve derdinizi mahkemede anlatabilirseniz,müesseseden ayrılabiliyorsunuz.
Bazı müesseselerde de KAÇAK ELEMAN çalıştırılıyor,yani bazı işler dışarıya TAŞERON kullanmak suretiyle yaptırılıyor ki buna da ALDATMA neyin diyorlar evlilik müessesesi lügatında.
Bu taşeron kullanma işini genelde müessesenin erkek müdürü yapıyor.
Kadın müdür bunu affetmezse müesseseyi feshedebiliyor.Ama bunun için de HAKIM’e gitmesi lazım.
E tabii oh olsun da denilebilir çünkü müdür alırken sadece sevgi kriterini kullanan kişiye de müstehaktır demek gerek.
Arkadaşım,kossskoca müessese bu boru mu?
Baksana sağına soluna,kim hakediyor,kim kriterlere uygun,kim bu müessesede verimli çalışır,kim en fazla yarar sağlar,kim kıçının kılları ağarana kadar müesseseye zevkle sevgiyle hizmet eder,bir CEO gibi ,İnsan Kaynakları Müdürü gibi çalışsana,kılı kırk yarsana.
Müessesenin başına aşık olduğun kişiyi getirirsen bööle olur işte.
Halbuki başka bir müesseseye müdürün tanıdığı,akrabası,komşusu işe alındığında ortalığı ayağa kaldırmayı biliyon?
13 Şubat 2011 / tulisinkursunkalemi

>CANLI PARAYA KATILACAK GAY’LER ARANIYOR

>

Ben homofobik miyim?
Hiç de umurumda değil eşcinsellik veya bunu ifade eden başka başka aynı kapıya çıkan adlar,tanımlamalar.

İnsanların cinsel tercihlerini kullanma biçimleri de umurumda değil.Cinsel kimlik bunalımları,cinsel gitgelleri de beni hiç ırgalamaz.

Adam olmuş mu,insan olmuş mu o önemli.
Yüreği var mı,vicdanı var mı,sağ duyusu var mı,karakteri var mı o önemli.
Üstelik  tanıdığım bir kaç erkek bedenli eşcinsel ile elde ettiğim tesbitlere bakılırsa,son derece samimi ve sevimli buluyorum hatta sohbetlerinden hiç sıkılmıyorum  diyebilirim.Artı bir de çok entellektüel olanları rastladı bana,tesadüfen.
Ama insanların cinsel kimlik ikilemleri,TELEVİZYON dediğimiz bir ortama taşınıyorsa,şov malzemesi haline getiriliyorsa,burda midem bulanıyor,içim boğuluyor,insanlık adına utanıyorum,onların yerine ben yerin dibine giriyorum.
Show TV’de kaliteli bir yapım bulamamaktan dolayı mıdır nedir,son yıllarda,sürekli bir eşcinsel eğilim var.
Bir kanalın eğilimi nasıl olur diyeceksiniz.
Aslında demeyeceksiniz.
Hepiniz biliyorsunuz.
Yemekteyiz yarışmasında,Canlı Para yarışmasında,Mehmet Ali Erbil’e yaptırdıkları sulu şebelek yarışmalarda,devamlı ve ille eşcinsel erkek müsveddelerini çıkartıp durdular sözde yarışmacı diye.
Müsvedde diyorum çünkü insanlıktan,edepten,terbiyeden,saygınlıktan uzak herkes ama herkes için aynı terimi kullanabilirim ve kullanıyorum.
Her tür insanın iyisi kötüsü var.
Kadının da erkeğin de okumuşun da cahilin de,köylünün de kentlinin de,iyisi kötüsü,edeplisi,cazgırı,terbiyesizi seviyesizi var.
Müsvedde olan bunlar işte.
Show Tv nerden buluyorsa bulup bunları toplumdan cımbızla mı ayıklıyor nasıl ediyor bilmiyorum ama her türlü Show yarışmasında mutlaka bunlardan var.
Yakında İbrahim ile Sülüman”ı da eşcinsel bir aşk içinde gösterebilir bu kanal.Kaldı ki zaten tarihi incelediğinizde,Fatih Sultan Mehmet de dahil pek çok hükümdar hakkında bu tür iddialar doludur.
Ama Show’un eğilimi biraz daha fazla olduğundan,dizide eşcinselliğin de dibine vurdurabilir kanısındayım.
Son Canlı Para yarışmasına çıkan ve topsuz alan başlıklı bir soruyu cevaplamak zorunda kalan şahıslar yarışırken ben kendim  yerin dibine girdim.
Bir milyonu toplu para şeklinde veriyoruz deyip durdukları buymuş meğerse,topsuz olmuyormuş.
Bu nasıl bir cahil cesaretiydi ki carting sporunu karda yapılan bir spor diye yorumlayıp rugby’yi hiç duymadım deyip,kalkıp bir BİLGİ yarışmasına katılmışlardı?
Bu insanlar hiç mi ön yarışmaya tabi tutulmuyor,bu kadar mı boş beyinle,tıngır tıngır öten bir kültürsüzlükle yarışmacı olunur?Bu kadar kolay mı adında BİLGİ yarışması geçen bir tv programına çıkıp gerdan kırmak,sunucuya göz süzmek,kendi şovunu yapıp gitmek?
Dünyada reyting denen şerefsizlik,bütün milli onurumuzu,şerefimizi satın alabildi mi bu kadar kolayca?
Bunlardan sonra anlaşıldı ki Show TV’de Acur’un imzası dışındaki tüm yarışmalar aslında birer gay şovdur.Bu Acur’u zerre kadar sevmediğim gerçeğini değiştirmeyecek ama durum ne yazık ki budur.
Kanal,özellikle ne kadar yırtık,arsız,cıngar,oynak,edepsiz,rezil eşcinsel varsa onları bulup çıkartmakta büyük bir özen göstermektedir.
Yarışmaya başvurdunuz ve hala çağrılmadınızsa,üzülmeyin,
HAKKINIZDA kısmına,gayim,topum,eşcinselim,ekranda şıkır şıkır göbek atarım,her türlü şaklabanlık bir nolu hobimdir yazın yollayın.
Ertesi gün sizi özel arabayla kapınızdan aldırmazlarsa ben de neyim.
13 Şubat 2011 / tulisinkursunkalemi

>PISTT BLOGGER BI DAKKA BAKAR MISIN?

>

Blogları okumayı çok seviyorum.
Her blog başka bir insan,başka bir hayat başka bir tat başka bir renk.Gökkuşağının renkleri az kalacağından her rengin de ayrı ayrı yüz tonunu katın içine öyle bir cümbüş.Blogger takip etmek,hayatı butik otel lüksünde yaşamak kadar fantezi.Her blog bir butik.
(aha,moda manyağı okuyucunun biri bu butiği kelime anlamıyla algılarsa yandık valla)
Blog ve sözlük yazarları özgürdürler,maaş veya ücret karşılığı yazmadıklarından,canlarının istediği konuda istedikleri ölçüde ve istedikleri üslupla yazabilirler.Hiç birisi satın alınmış kalemler değildir,hiç birisi okur ve raiting kaygısıyla yazmaz.Bu nedenle baskı yoktur,kısıtlama yoktur,sansür yoktur varsa kendi otosansürü onu kullanır yoksa kimseye eyvallah etmez.
Bu nedenle blog okumak aslında özgürlüğün ta kendisini okumaktır.
Keza sözlük okumak da öyle.
Ancak sözlük yazarlığında daha fazla mahalle baskısı vardır,sözlüğün konsepti dışında yazdığında uyarılırsın,hatta dışlanırsın,hatta son derece kıdemli bir yazarken hop diye uyarı alıp bir iki ay çaylaklık cezasına çarptırılabilirsin.
Amma velakin yine de sözlük okumak çok zevklidir,ayrıca bilgilenirsin,binlerce kaynağı tarayıp ulaşabileceğin yüzlerce bilgi ve yoruma sözlükteki tek bir başlığa girilmiş yüzlerce binlerce entry ile tek seferde ulaşabilirsin.
Oğluma hep öğütlerim,bir konuda yorumları merak ediyorsan,blogları,sözlükleri ve ille de TWITTURK‘ü mutlaka oku.Ülkenin gündemini,tepkileri,herşeyi en baskısız,en özgürce yorumlayan yerler buralardır diye.
BLOGLARDA SEVMEDIKLERİM
—Teması fazla cicili bicili,fazla süslü,fazla rengarenk blogları sevmiyorum.
Gözüm oraya buraya takılıyor,okuduğum şeye dikkatimi veremiyorum.
Sadelik en güzelidir.
Başka süsler,yazının güzelliğini neden çalsın?
—Koyu renk zemin üzerine açık renk yazıyla girilmiş postları okumak gelmiyor içimden.Gözlerim yoruluyor,hele de geceleri blog okuduğum düşünülürse,yorgun gözlere bir de bu tür bloglar darbe vuruyor.
Koyu renk zemin üzerine ne renkte  post girerseniz girin,gözleri feci yoruyor,tecrübeyle sabittir.Çok tutkun değilseniz vazgeçin ne olur.Çok sevdiğim blogları bile bu yüzden takip etmeyi bırakmışlığım var.
—Yorum yazdığımda,yorum yazdığım blogger bana geri dönsün isterim.
Benim yorumumu okumuş mu,ciddiye almış mı,onu okumam onda bir umur yaratıyor mu bilmek isterim.
Okuyucusuna dönmeyen bloggerları bir süre aktif olarak izlerim ancak okuruna dönmüyorsa,ipin ucunu bırakırım.Okurum ama yorum yazmam.O beni iplemiyorsa ben neden zahmet edeyim diye düşünürüm.
—Blogun adresi başka,blog başlığı başka,blogger’ın kullandığı kısa isim başka olunca kafam allak bullak oluyor.
Misal;
Blog adresim tulisinkursunkalemi.blogspot.com
Blogumu tıklayıp açtınız, ama blog başlığım da şuymuş mesela:
gündüz uyurum gece gezerim…..(tamamen doğaçlamadır şu an ürettim)
Bu arada yorumlara cevap verirken de şunu kullanayım mesela;
gezenti….
Kafanız karışmaz mı?
Bir bloga girip yorum yazsam,nickimden hangi blogun yazarı olduğumu çıkartamayabilirsiniz,bir sürü takipçiniz var mesela,benimle mi uğraşıcaksınız?
Kimdi bu,hangi bloğu yazıyordu,blog adresi neydi,aaa blogun adı da başkaymış falan diye bir sürü kimlik karmaşası.
İşte bu yüzden,blog adresi,blog başlığı ve kullanıcının nicki birbirini tutsun isterim.
Ve bu üçü birbirini tutan çok az blogger tanıyorum…
—Bunun dışında,herkesin her yazdığı okunasıdır diye düşünürüm.Bir blog açacak kadar zekası varsa ve ben onu takip etmeye değer bulmuşsam,her postunu okurum.
Seviyorum bütün bloggerlarımı,karşıt fikirde olduklarımı da,imla hatalarıyla dolu olanları da,çok yazanları da,az yazanları da…
Bir tek yukarıda anlattıklarım yüzünden çok üzülüyorum çoooook…

İçinizden birilerini hedef aldığımı zannederek kızacak,küsecek,kendini bir bok mu  sanıyorsun diyecek ve ukala bulup takipten vazgeçecek olanlarınız da olacak biliyorum.Sadece OKUR gözüyle baktım bütün bloglara…
Ayrıca,okuyanım üç kişi bile olsa,bu yazmama kafi sebeptir demiş yazar…

10 Şubat 2011 / tulisinkursunkalemi

>VALİDE SULTAN KAÇ YAŞINDA?

>

Kanuni’nin annesi,Hafsa Sultan,o dönemin geleneğine uygun olarak,14 veya 15 yaşında evlenip,16 yaşında Kanuni’yi doğurmuş olsa,
Kanuni tahta 25 yaşındayken çıktığına göre,valide sultanın,bu dönemlerde ,en fazla 40 yaşlarında falan olması gerekmez mi?
Ki  henüz 40 yaşında bir kadının kırış buruş olması da çok zor.Fabrika işçisi,tarla tapan çiftçisi değil ki,kocasın,yaşlansın,çürüsün.Sarayda bir eli yağda ötekisi balda,güneşten uzak,rüzgardan soğuktan etkilenmeyerek yaşıyorlar.Çökmeleri kırışmaları zor yani.
Şimdi bakın  Nebahat Çehre’ye.
Boynu,yanakları,elleri,dudak kenarları,resmen kurutma makinasında çift tur döndürülmüş hassas çamaşır gibi,kırış kırış.
Tabii ki kırışacak,ondan bize ne?
Ama 40 yaşlarında olması gereken bir Valide’yi 65 yaşlarında bir kadının oynaması mantıksız değil mi allahaşkına?.(Bak allahın adını verdim ama)

Sürekli de önünde diz çöküp,bana yardım edin valideeeaaaamm diye zırlayan Bihter’i,pardon Mahidevran’ı,tıpkı Aşk-ı Memnu’da Bihter’e ayar verdiği ses tonuyla,aynı bakışla,aynı duruşla;

-Kalk ayağa,sen Bither Ziyagil’sin…Kendine gel!
diye azarlayacakmış gibi gelmiyor mu size de?

(Tamam biliyoruz Mahidevran,Bihter değil, Peyker idi…bana cağrışım yapan şey,Firdevs hanım’ın Bihter’e söylediği repliktir…)

Ayrıca sarayda binbir türlü entrika dönüp dururken,bir sürü skandal olurken,onun odasında oturup Daye hatun’a
habire:
Bir daha böyle şeyler istemiyorooooom,diye şımarması abes gelmiyor mu?
Dizi başladığından beri sen istemiyorsun ama oluyor işte valideeeaaaaam…Bir işe yara be kadın.

Tarihi kaynaklarda ondört yaşında saraya girdiği söylenen Hürrem’in de en az otuzbeş gösterdiği alenen ortada.(kemik yaşı kesin 45tir o da ayrı)
Yirmi beş yaşında tahta çıkan Kanuni’yi de kırkbeş görünen Halit Ergenç oynuyor.
Dizideki herkes yaşından büyük ulan.
Bir tek şehzade Mustafa,yaşını belli ediyor ki onun da zeka yaşının 0-6 ay arasında olduğu konusunda ciddi şüpheler içindeyim.
Embesil midir nedir,geleceğin o anki yegane padişahı,ortalarda koşturur mu lan o dönemde.Sabah akşam eğitime alınır ki babası ölüverirse,tahta hazır olsun, diye.
Sanıyorum dizinin adının Muhteşem Yüzyıl değil muhteşem dinozorlar ya da Muhteşem Buruşuklar olarak değiştirilmesinde fayda var.
Belki de herkes 100 yaşında görünüyor diyedir bu isim.

Dippas sos:Dizide kimseyi mi sevemedin be kadın diyecek olursanız,benim favorim Sümbül Ağa’dır.O ne tatlı bir şey yaaa…yirim ben onu yirim…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.