Skip to content
24 Mart 2011 / tulisinkursunkalemi

>BURAYA KADARMIS PARGALI

>

Muhteşeyym dizinin yine tırnak yedirten bir bölümünü daha izledik.
Sülüman-ki artık Süleyman olmuş,gördük- Rodos’u fethedip,sarayına döndü.
Hürrem,daha bir önceki doğum sancılarının çığlıkları kulaklarımızdan silinmeden,ikinciyi yavruladı,aynı çığlıklarla.
Hürremin doğumu ile birlikte bir yandan da süper push-up kaldırıcı sütyenini izledik çekim planı gereği.
Saraydaki  cümle hatunların saçlarını su dalgası yapan saç maşası ve yerden ısıtmalı modern mimariden sonraki en yenilikçi şey buydu o döneme kıyasla.
Bu yeni doğurduğu ve erkek çocuk düşkünü ortadoğulu kadınlar gibi yüz çevirdiği kızı,Mihrimah Sultan,ileride,Mimar Sinan’ın ,aradaki büyük yaş farkına rağmen gönlünü kaptıracağı ve büyük aşkı nedeniyle iki cami yapıp,ikisinde de gizlice aşkını ifade edeceği o  kız olacak.
 Sinan,Mihrimah Sultan adında iki cami yapacak ve her yıl Mihrimah’ın doğduğu tarih olan 20 Mart’ta ,camilerden birinin iki minaresi arasında tam güneş batarken,ötekinin minaresi arkasında ay yükseliyor olacak.Mihrimah,ay ile güneş demek olduğu içen.
Neyse konumuza dönelim,Mihrimah talihsiz doğdu ama tarihe bakılırsa babacığı onu çok ama çok sevecek.Her ne kadar dün gece ayacıklarına birer patik giydirmeye bile tenezzül etmemişlerse de,ileride çok kısmetli bir sultan olacak.Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa ile başgöz edilecek ve kocası  ile anası olacak Hürrem,halası Hatice’nin kocası İbrahim’in kuyusunu kazarak,onu Hünkar’a boğdurtacaklar.
Makbul İbrahim,böylece Maktul İbrahim olarak anılacak.
HÜRREMİN GERÇEK MEKTUBU
Hürrem’in Sülüman’a yazdığı o mektupları hiç beğenmedim,doğrusunu,gerçeğini araştırdım,buldum.
Aslında Hürrem’in gerçekte,Sülüman’a yazdığı ve tarihçilerin sır gibi sakladığı o belgeleri size burda sunuyorum,ahan da buyrun:
“Sülüman,ciğerim,bebişim,aşkitom.
Neden bana yazmıyorsun,bilmiyorum.Keşke Nigar seninle gelseydi savaşa,o bana yazardı senin yerine.
Aşkım seferden haberlerin bana hızla geliyor,donuk Norveç uskumrusu bakışlım.
Duydum ki senin yerine gerzek Pargalı sırtından vurulmuş,hatta nasıl bir kanı varsa,üzerinden iki hafta geçtiği halde o hançerin üzerinde ilk günkü gibi kızıl ve ıslak  duruyormuş.
Sülüman,korkuyorum,bu Pargalı’ının kanında pıhtılaşma sorunu var,ya sana da bulaşırsa?
Bir de Pargalı sırtından vurulduğu halde,kolunu sargıya almışsınız.Sülüman sizin hekim salak?Bacağı yaralansaydı boynunu saracaktı?Anlamıyor ben?

Yine anlamıyor ben,duyduğuma göre sen o otağ dediğin kamp çadırından dışarı çıkınca kapı bekleyen nöbetçilerin falan hepsi kafayı öne eğiyorlarmış?Sülü,onlar seni korumak için orda değiller mi,sana biri bişey yapsa nasıl görecekler aşkitom,emir ver de sen dışardayken kafaları kumru gibi göğüslerine gömmesinler etrafı kolaçan etsinler.Oğlumu verin bana.
Sülüman,burda herkes de sizin hekim gibi salak,beni kimlere kodun gittin?
Nigar o Sadıka salağını herifin biriyle yakaladı,aynı anda Süklüm püklüm ağa da herifi yakaladı ama ikisi de atılan yalanlara inandılar,sonradan biraraya gelip de konuşmadılar ki ikisinin de yalanları ortaya çıksın.
Bu arada Sadıka,Valide Sultan’a elleriyle böyle bişi yapmış,başına başına doğru.Sanırım masaj yapıyor ama bu çağda masaj kelimesi olmayacağı için ne yaptığını ifade edemiyooğ.Sadıka da salak!
Nigar,o ruhsuz yılan bakışlarıyla beni çok korkutuyor,o yüzden onunla iyi geçiniyorum.
Mahidevran desen,anoreksiyaya yakalandı,gitgide eriyor,eridikçe burun delikleri ve ağzı büyüyor.Habire lokma döktürüp yese de bari azcık kilo alsa yazık.Madafakaaaa Mahidevran,go to hell!
Hatice,manik depresif ruha bağladı,gözleri,lavabosundan ahtapot çıkmış kadın gibi sürekli dehşetli bakıyor,ben korkuyor,gel çabuk.
Hatice’yi nişanladığınız gerzek de,ya akciğer kanseri ya da verem olmuş diye tahmin ediyor ben ama şifahane yerine anasının evine gitmek istedi,ağzından burnundan kan fışkırıyor ama ille Hatice’yi gerdek yatağına atmadan ölmek istemiyor galiba.Oğlum nerde?
Sülüman,ben yine doğurucam,az kaldı.Kız olursa,şehzadelerin sayısı,kızların sayısının üç katı olana kadar ha bire mart kedisi gibi zırtık pırtık doğrurum artık,saray korksun benden.Oğlumu verin bana.
Sülüman oraların balı ve zeytinyağı pek meşhurmuş,bi zahmet gelirken üçer kilo getir,canım çekti,karnımdaki istiyor ben diiil.Artan yağı da ileriki fantezilerimizde kullanırız.
Offf Sülü yaaa…buralar hiç çekilmiyor.Balkona çıkıyorum,tek manzaram karşıdaki kulelerin üzerinden sürekli tek sıra halinde uçan sekiz kuş.Memleketin başka kuşu yok Sülü,gel de bana kuşunu göster,özledim seni.
Sıkılıyoğr ben,sıkıldıkça yiyor,görsen memeler oldu himalaya gibi,göbek bi yana göt bi yana,çirkin oldu ben.Kafama bakıyor aynada,vakfıkebir ekmeği gibi büyük,omuzlar küçük.Madafaka Mahidevran’ın yandaşı Gülşah’ın etli ekmek suratı ile benim kafa yarışır oldu.Benim kafa onun suratı geçer.Oğlumu verin bana.
Ha bu arada,duydum ki Salak Murat sultan,seni hanedan hançeri ile öldürtmek istemiş.Tam kaçacakken de duyduğum kadarıyla,atlılar geldiği halde iki saatte bir kayık düğümünü çözememiş,tabii hançeri de yok ipi kessin.
Oh may got,bu kadar mı salak olunur,iyi ki Osmanlı’da kalıp tahta geçmemiş zamanında.Hem yine duydum ki,saç sakal kaş bıyık falan,tam inşaat amelesi kıvamında bir herifmiş.Oğulları da Hint fakirlerine benziyorlarmış.Oğlumu verin bana.
Sülü,bebişim, aklıma takılan bişi var.Sana niye Kanuni diyollal?Hı?
Daha bi tane bile kanun çıkarttığına şahit olmadım?Gerçi Sarayda benim koynumdan çıktığın da yok ya,asdfghj….di mi yani ne zaman kanun çıkartıcan?Sen anca benim karnımdan bolca yavru çıkartabilecek kadar zaman buluyorsun işte…Oğlumu getirin?
Sana Sülüman,Sümbül’e de Süklüm diyip duruyordum ya,içime doğuyor bir gün soyumuzda bir Mihrimah olacak ve ben bir nefeste bu zor ismi doğru telaffuz edebileceğim nedense….
Sülü aşkitom,donuk ve börtlek gözlerinden hasretle öper,sakalının gerdanımı sakal yanığı içinde bırakacağı gecelerin özlemi içinde yanarak seni hasretle gıdılarından öperim.Oğlumu verin bana.
Ölene dek senin Hüroş’un”
İBOYA EŞŞEK ŞAKASI
İbrahim elbette ki vezir olacak,Süleyman Piri Paşa ile odasında gizlice bunu konuştu zaten.
Piri Paşa’yı emekli etti ve vezirliği ondan aldı.
İbrahim’e eşek şakası yapıyor,BURAYA KADARMIŞ dediği şey hasodabaşılık makamı tabii ki.
Sonraki bölümde,seni vezirim yaptım diyecek.(Bütün bunları Aref’den öğrendim ehehühe )
Mektupta hiç bir hatunun adı geçmediği için,o mektupta Hünkar’ı sinirlendirecek bir şey yok elbette.Hatta mektubu mektup olarak değil,şiir olarak da algılamış olabilir.Çünkü flashforward ile geçmişe gittiydi de İbrahim’in ateşe attığı mektupla ilgili sorusuna,”size gösterebilicek kadar güzel olmadığı için şiiri ateşe attım” cevabını hatırlamıştı ya.
Neyse zaten vezir olduktan bir yıl sonra evlenecek Hatice’si ile…13 yıl sonra da öldürülecek.
Pargalı’nın öldürüldüğü gün,dizi ve Okan Yalabık fanatikleri seti basarlar diye korkmuyor değilim.
Bu arada Valide Sultan sağa sola isim dağıtmak konusunda oldukça hırslıydı.Cariyelerden birisini yanına çağırıp ADINI FERİHA KODUM demeyecek mi hala?
Valide Sultan’ın Osmanlı Kadını olmadığından da şüpheleniyorum.Lokmaları yerken Perhizimi Bozdum dedi olum,valla billa…ne perhizi la bu?Bir dirhem etin bin ayıp örttüğü bir çağdasınız,aloooo…
Haftaya yeni bölümün kritiğiyle görüşmek üzere.
17 Mart 2011 / tulisinkursunkalemi

>BIRI BANA DEH DESIN

>

Sürekli girdiğim bir kaç zeka oyunu sitesi var.
Sürekli kendimi deneyip,”Geri zekalı,ne işin var senin burda,hadi bas” şeklinde sonuç aldığım testleri,yılmayıp inatla yapıp duruyorum.
Zekam konusunda ısrarcıyım arkadaş,bir gün o sitelerden birisi bana,
“Üstün yetenek,büyük deha,senin gibisi görülmedi,vay arkadaş sen neymişsin” diye yazacak, SONUÇ butonuna tıkladığımda,inanıyorum evet 🙂
Hatta bir tanesi,dönen balerinin ne tarafa döndüğünü buldum diye beni resmen deha ilan etti.Süper IQ dedi bana.Valla dedi.
Kırıldım.
Bu kadar basit miydi ülen her şey?
Bir balerin mi karar verecekti eşsiz,benzersiz,nadide dehama benim?
Geçenlerde,KOKOLOJİ testlerinden birine yakalandım,gecenin bir vakti,gözlerim uykudan otsuz kalmış keş kırmızısı halinde ama ben inatla ve ısrarla bir sonraki soruya geçip duruyorum.
Kokoloji,bildiğiniz gibi,tuhaf senaryolar oluşturup,o senaryolara göre vereceğiniz cevapla sizin bilinçaltınızdaki gerçekleri ortaya çıkartıyor sözde.
Hadi ordan,kçmın bilinçaltısı!
Yalan!
Külliyen yalan.
Bakın ispatlayayım,
Bir soruda diyor ki,bir çilek bahçesine girdiniz,etrafta kimse yok,bir seferde ağaçtan kaç çilek kopartıp yersiniz?
Lan olum,bi defa çilek ağaçta yetişmez dana.
Ayrıca,ben hayatta çilek yemem.Hatta içinde çilek kokusu olan hiç bir şeyi ağzıma sürmem.
Çilek allerjisi olan birisi de yemem diye cevap verecektir illa ki.
Ayrıca ben kimsenin bahçesine girip habersiz bir şey de yiyemem ki.
Efendim vereceğimiz cevap,bizim,yasak aşka olan eğilimimizmiş.
Çüşşş…
Eşim çilek manyağıdır mesela,bahçeyi falan gördü mü,köküyle beraber fideleri de yiyebilir,o derece.
Bu soruya eşim hepsini yerim diye cevap verebilir rahatlıkla yani.
Demek ki eşim,yasak aşk manyağıymış,öyle mi?
Dünyada çilek seven herkes,yasağa uçkur çözebilir,demek kiiii…böhü.
Çilek yemem ve sevmem diyen birisi,hayatta hiç yasak aşka meyil etmemiş mi oluyormuş ayrıca?
Yine bir soruda,ıssız ve tehlikeli bir ormana girmek üzeresiniz,bu ormana girerken yanınızda kim olsun istersiniz diyor.
Düşündüm,oğlum asla olsun istemem mesela,çünkü tehlikeler var,onu koruyamayabilirim,bir zarar görebilir…
Ve oğlum benim hayatta en önem verdiğim kişidir.
Başka birisini yazdım.
Ne dedi dana kokoloji bana?
Bu sizin hayatta en değer verdiğiniz kişidir.
Ne yani,taaa bilmem nerede yaşayan kuzenim benim hayatta en değer verdiğim kişi mi yani?
Niye onu seçmiştim,çünkü hani başına vahşi cangılda bişi gelse üzülmem çünkü güçlü kuvvetlidir kendini koruyabilir falan diye düşündüm…
Çölde üzerine bindiğiniz deveye ne dersiniz diyor…
Ne diycem ülen,deveyle niye konuşayım,gayet sağlıklı bir ruhsalım var,yapmam öyle bir şey.
Deveye söylediğimiz şey,zor günlerde dostlarımızdan duymak istediğimiz şeymiş.
Deh diye cevaplamadığıma yanıyorum.
Zor günlerimde en çok ihtiyaç duyduğum sözdür çünkü.
Biri bana deh desin…Hemen düzelirim,hayata pembe gözlükle bakarım,yani.
Sonuçları okuyun,eğlenin ama inanmayın.
Eşinize,sevgilinize yaptırıp da ,sonradan çıkan sonuçlara göre savaş falan da ilan etmeyin.Kokoloji kaka olmasın.
04 Mart 2011 / tulisinkursunkalemi

>tulisinkursunkalemi.wordpress.com

>

Şimdilik bloglara girebiliyorken,bi kenara not edin istedim okumaya değer bulup bu postu ve blogumu okuyan herkes…

Yedek  adresim burası.Aktif olarak oraya yazmıyorum ama blogumdan bağlantı verdim,burda yazdıkça ordan da çıkacak…

Dns ayarı yapmamış veya yapamamış arkadaşlarım blogspot yazılarımı okuyamadıkları için,biraz da onlar adına açtım yeni blogu.

Sürekli güncelleneceği için,ordan takip etsinler bari dedim.

tulisinkursunkalemi.wordpress.com

HİÇÇÇ Mİ HİÇ SEVMİYORUM WORDPRESSİ,BLOGCUYU,TUMBLR’I FALAN … 
İnsanın alıştığı evi gibi olur mu misafirliğe gittiği ev?

Umarım oraya aktif olarak hiç yazmam gerekmez.
Umarım tatlı bir anı olarak kalır orası…

04 Mart 2011 / tulisinkursunkalemi

>KOKLAMAK MI OPMEK MI?

>

Benim çocukluğumdan beri sürekli kendi kendime oynadığım ve etrafımdakilere de oynattığım bir oyun vardır.
SEÇ BAKALIM oyunu.
Ömür boyu tek bir gıda seçeceksin ve onun dışında başka hiç bir şey yiyemeyeceksin,ne seçerdin?
Hayatın boyunca sadece sürekli bir kişiyle telefon görüşmene izin verseler,kimi seçerdin?
Yalnızca tek bir yerde tatil yapma imkanın olsa,hangi şehri seçerdin?
Ömrünün sonuna kadar bir adada yaşayacaksın ama adadaki her şey tek renk olacak,hangi rengi seçerdin?
Bir tek hastalık seç,ömür boyu onunla yaşa deseler,hangi hastalığı seçerdin?
Tek bir et türü seç,ölene kadar başka et yiyemeyeceksin,tavuk,balık,koyun,dana,hindi,hangisi?
Hayatında bir tek güne dönüp o günü düzeltme imkanı tanısalar hangi günü seçerdin?
Tek bir tarihi kişilikle tanışma imkanı verseler,kimi seçerdin?….falan gibi.
Basit bir oyun gibi geliyor aslında ama,öyle değil.
İnsanlar,daha önce hiç düşünmedikleri şeyler hakkında düşünmeye başlıyor sen soruyu sorunca.
Üstelik derinlemesine düşünüyor,enine boyuna,hani tek seçim yapacak ya,yanlış karar vermesin diye.
Bu sorular ayrıca basit EN SEVDİĞİN sıralaması değil.
En çok sevdiğin şey,bazen ömür boyu katlanabileceğin bir şey olmayabiliyor.
Benim oyunda,genellikle seçilen şey ömür boyu beraber yaşamaya katlanılacak şeyler olmak zorunda.
Aslında biz kadınlar bu TEK SEÇİM olayına ne kadar da alışkınız,hem siyahını hem grisini beğendiğimiz o çantanın,bir tanesini seçmek zorunda az mı kaldık mesela?hahahahah…yok yahu,sadece derin düşünemeyen kişilere gönderme yapıyorum,yemişim çantayı mantayı noolucek!!!
Tek gıdam,SİMİT,tek telefon görüşmem OĞLUM,tek tatil yerim DALYAN,tek rengim TURUNCU ve tonları,tek hastalığım HİPERMETABOLİZMA,(hehe akıllıyım evet),tek et cinsim balık, tek telafi edeceğim  günüm….söylemiycem geçelim…tek tarihi kişiliğim ise Hz.Muhammed olurdu…benim tercihlerim şimdilik bunlar ama zamanla değişecektir herkesin tercihleri.Mutlaka değişecektir çünkü hayat dinamiktir.Sürekli akar.
Her tercih,bir vazgeçiş olduğuna göre,insan nefsi,vazgeçtiği her şey…ama her şey için pişmanlık ve özlem duymaya mahkumdur.Acabalar,hayatımıza yön veren en gizli pusulalardır.
Sizlerden şimdi istediğim,şu sorunun cevabını düşünmeniz.
Koku alma yeteneğiniz elinizden alınsaydı,birisini öpmek bu gün hissettiğiniz duyguların aynısını hissettirebilir miydi yine?
Koku alma yeteneğiniz sizde kalsın,öpme yetkiniz elinizden alınsın,buna ne dersiniz?
Sevdiğinizi,yavrunuzu,annenizi,babanızı,kardeşinizi,kedinizi….hepsini gözünüzün önüne getirin.
Koklamadan öpmenin bir değeri var mı?
Peki öpemeden sadece koklamanın?
Tek birini seçme şansınız olsa?
Hangisini seçerdiniz?
04 Mart 2011 / tulisinkursunkalemi

>INTERNETTEN GIYINMEK

>

 
İnternette iki şeyi çok rahat yapabiliyorsun.
Giyinmek ve soyunmak.
Nasıl?So..soyunmak mı?
Hayır sen değilsin soyunan ama canı çeken herkes,SOYUNMUŞ birilerini bulabiliyor  demek istiyorum.Markafoni,Trendyol,Vipdükkan gibi uygulamaları bilirsiniz.
Sadece trendlere göz atmak istediğimde(bu trend  kelimesine de takığım ha…yok mu la bunun Türkçesi…eğilimler desek ,cinsel çağrışım yapıyor…Cinsel Eğilim falan gibi…) mailime gelen her indirim bildirisinde tıklar bakarım.
Prensip olarak,bir şeyi dokunmadan,ellemeden,koklamadan,çekiştirmeden,tartmadan,giymeden,sürmeden,denemeden,satın alamayanlardanım.Deneyerek aldığım halde çoğu şeyden pişmanlık duyan biriyim zaten.
Bu nedenle,o dükkanlardaki,yani internet dükkanlarındaki TÜKENDİ yazılarını gördükçe acayip oluyorum,vay arkadaş,Türk kadınının ayağı,beli,kalçası,göğsü,bacağı falan acayip standartmış da ben bilmiyormuşum.
Arkadaş,ayağına giymeden,kıçını içine sokmadan,kolunu geçirmeden bir kıyafeti veya ayakkabıyı nasıl güvenip de internetten sipariş edebilirsin?
Hani Beko elektrik süpürgesi değil ki bu.Gider bir bayide incelersin,bakarsın,sonra eve geldiğinde bakarsın ki indirime girmiş,verirsin siparişini,tık tık,üç gün sonra kargo kapında.
Benim evde üç değişik numarada ayakkabılarım var mesela.Bir kısmı 38,bir kısmı 38,5 ve bir kısmı 39 numara.
Kotlarımın biri 27 beden,biri 28,biri 27 buçuk.
Aynı markadan aynı gün aldığım  iki hırkamdan birisi L beden ötekisi M…
Yok ki bunun bir standardı!
Hele geçenlerde,Adidas mayolarda TÜKENDİ etiketlerini görünce resimlerin üzerinde,yuh lan dedim,yok artık.
Mayo bu yaaa…
Hani üzerine kazak indirip,paçasını kısalttırıp,ya da boyunu uzattırıp giyemeyeceğin bir şey.
Ma-yo!
Üzerine oldu,oldu.
Olmadı,at çöpe.
Makyaj malzemeleri de keza aynı öyle.
Hepsi değil kabul,kullandığın,bildiğin,güvendiğin markalar okey.
Ama adam allık koymuş,ruj koymuş,far koymuş lan.
RENK unsuru yani.
Dijital ortamda çekilen bir şeyin rengine nasıl güvenebilirsin yahu?
Kozmoshop’larda (öztürkçeleştiriyorum efendim:ıtriyat mağazalarında…olmadı di mi?bu da Farsça oldu,hay bin kunduz) bizzat sürerek denediğim rujlar,allıklar bile ambalajından farklı renkte çıkabiliyorken!!!
-Genellikle evimizden alışveriş yaparız ama lanet bilgisayar çöktü
Şöyle bir insan tipi var kafamda,sabah 9’da destuur diyip,online alışveriş sitelerine giriyor,üstünü başını,kozmetiğini,gıdasını falan sürekli internetten siparişle alıyor.
Facebook ile,MSN ile sosyalleşiyor,ay şekerim geçen gün indirimden şunu şunu aldım diye resmini koyuyor falan…
Ama sokakta sosyalleşemiyor.
Sosyal hayatı bitik.
Aldıklarını gösterecek ortamı falan da yok.Zaten nasıl olsun,internetten fırsat bulup sokağa çıkamıyor ki
Ama ha bire alıyor,ha bire alıyor.Öğle arasında yemek siparişini netten yapıp,dürümünün yağlarını faresine akıta akıta yine alışveriş siteleri gezmeye devam ediyor.
Bunun bir hastalık olduğunu kabul etmiyor üstelik.
YAKALA CO
Ama bakın,Şehir Fırsatı olayına hastayım vallahi.
İnanılmaz indirimlerle inanılmaz fırsatları yakalayabileceğin bir ortam,sadece bu değil,benzeri bir sürü fırsat sitesi var.
Zaman ayırabilene muhteşem,hiç kaçırmayın,üyeliğiniz yoksa mutlaka Şehir Fırsatı,Grupfoni,Fırsatika,Fırsatbufırsat gibi sitelere üyelik yapın,yaşadığınız şehrin en çılgın gezme,yeme ,içme,konaklama ve bilumum sosyal mekan indirim fırsatlarından maille haberdar olun.
Uygun bir Abant fırsatı kolluyoruz,yakalar yakalamaz,size Abant gözlemlerimi aktaracağım.
Her şey araştırmacı blogculuk uğruna kendim için bişi istiyosam neyim…
03 Mart 2011 / tulisinkursunkalemi

>AZ KALSIN KUFLENIYORDUM

>

Hayatın acımasız bir öğretmen olduğundan falan sözedip kimsenin beyin frekanslarını zıplatmaya niyetim yok ama,bu hayatta bir şeyler öğrenip durmanın ne zaman sonu gelecek,vay arkadaş,yaşım Cahit Sıtkı Tarancı şiirlerine konu olacak rakkamları da aştı.
Ama hala şu hayatta öğrenciyim lanet olsun ulan.
Hala öğreniyorum ve öğrenmenin önüne geçilemez bir şey olduğu bilgisini de öğrenmiş bulunuyorum.
Evet,öğrenmek,engel olamayacağımız,durduramayacağımız bir şey.
Gördüğüm,okuduğum,baktığım,duyduğum her şeyde bilgi var anasını satayım.
Beynim istemese de,bir şekilde kodluyor hepsini.Yeter yer yok…arkayı falan dörtleyemem,araç dolu.
Son zamanlarda,KÜF denen şeyin,insan hayatının ayrılmaz bir parçası olduğu başlığı içinde,yüzlerce alt başlık öğrendim.
Yatak odamda küf var.
Evet artık bu iğrenç gerçeği kabul ediyorum.
İki adet pencereden büyük olanının etrafı,minik lekelerle başlayıp gitgide sanatsal bir gelişme gösteren siyah küf izleriyle dolmaya başladı 😦

Hem kötü görüntü,hem camdan süzülüp parkelere akan buğu ve su,hem kötü koku,hem hapşırık tıksırık ile solunum yollarımızı sürekli ziyaret eden küf mantarı.

Küf yaz 3330’a yolla,paket program halinde hediyeleriyle beraber yatak odana gelsin!!!

Dış cephe izalosyonu yaptıralı,5 sene oluyor.
Zaten binada küf ve ısı kaybı var diye yaptırmamış mıydık?
Eeeee?
Ee’si,şimdi de öğrendim ki,çok iyi yalıtılan binalarda da bu kez yoğuşmadan dolayı nem ve buna bağlı küf oluyormuş.
Sürekli üşüyen ve soğuk havayı koklayıp;
-Kapat şu camı Tülay,bak burnuma kış mikrobu doldu,hasta olucam,
diye yakınıp duran bir eşe sahibim.
Fakat öğrendim ki,kışın,dışarıdaki hava,içerideki havadan daha KURUYMUŞ.
Bu nedenle,kışın,odaları günde dört beş kez,onar dakikalık şok havalandırma ile soğutmak gerekiyormuş.
Camları sonuna kadar açıp on dakika sonra kapatacakmışız.
Her ezan işittiğimizde bunu yapabilsek,günde beş kez havalanmış oluyor işte ne güzel.Fekaat bunun için her ezan vaktinde mutlaka evde olmak lazım tabii.

Artık eşimin kaçacak bahanesi kalmadı.
Hep onun üşütme fobisi yüzünden evi yeterince havalandıramıyorum.
Alt ve üst kat komşularım da kombilerini ambalajında sıfır olarak ilk günkü gibi el değmeden koruduklarından,benim evin ısısı,alt ve  üst kata kaçıp duruyor.
Bizim kombi bir yakma ile üç daireyi de ısıtıyor neredeyse yani.
Dışarının ısısı  ile içerinin  ısısı arasında 10 derecelik bir üstünlük olmalıymış.
Dışarısı,10 derece ise,iç mekan 20 derece olmalıymış.
Yoksa fizik kanunları devreye giriyor ve gelsin yoğuşma ve küf!!!
Küfe,çamaşır suyu ile saldırınca,gecenin bir vakti buzdolabının önünde yakalanmış kakalak gibi kalakalıyor,ne yapacağını bilemeden apışıp duruyormuş.
Yani Domestos’u doldurup fısfıslı şişeye,bolca püskürtüp,siyahlığı yok edene kadar sil babam sil.
Bu sabah çok erken saatlerde,beni camda ,elinde eldiven burnunda maske, bir şeyler fıslatıp bir yandan da söylenerek harıl harıl ovarak görenler olduysa,burdan hemen söylemeliyim ki o ben diildim bi kere,yardımcı kadındı,ben sabahları bile çook bakımlı,fönlü falanımdır yani.
Tamam yardımcı kadın bana çok benziyor olabilir kabul 😛
Perdeleri sürekli kapalı tutmamak lazımmış.Kuru hava her yeri dolansın diye.
(Ne nazlı havaymış a.k.Her yeri gezsin diye şebek olduk)
Küf kokusunu yok etmek için küfü yok etmekten başka çare yokmuş,bunun için yine Domestos’la saldıracakmışız.
Aslında  gereken en iyi küf öldürücü,yüzde seksenlik etil alkolmuş,eşimin evde hediye gelmiş Chivas Regal’leri aklımdan geçmedi desem yalan olur.
Ama neyse işte her eve lazım Domestos’um biricik yardımcım,burda da imdadıma yetişti.
Nem alma cihazları,küf yapan nemli mekanlar için can kurtarıcıymış.
Dr.Dyo markasının iki ürünü varmış.
Birisi iç mekan kaynaklı nem için DYO TERM,
Ötekisi,dış mekandan kaynaklanan su,yağmur vs…ile oluşan nem ve küf için olan DYOSTOP  imiş.
Duvarları bunlarla boyatmak gerekliymiş.
Şimdiiiiiiii…
Nem cihazı alınacak.
İlkbaharda,yatak odası derhal Dyoterm ile boyatılacak.
Depron denen incecik 3mm lik köpük plakalar ile gerekirse içerinin ısı yalıtımı yapılacak.
Bahar gelene kadar uygulayabileceğim çözümlerim ise şunlar;
İçeride,çamaşır kurutulmayacak.(ki zaten kurutma makinası kullanıyorum bir de içeride kurutsaydık nice olurdu halimiz)Ama hassas giysilerimi kurutucuya koyamıyorum ,ille kalorifer yanında kurutuyorum nolcek gari?
Çamaşır makinası,duş,fırın,ocak gibi şeylerin kullanımı sırasında,ilgili mekanın camları mutlaka açık tutulacak.

(Sevgili eşim…artık bu kışı grip olarak geçireceğin kesinleşti.İstersen annenin evine iltica edebilirsin ama orda da nem problemi var hatırlatayım)

Yatak odasındaki dolapların sürekli kapakları açılarak ısı farkları engellenecek.

Fizik öğretmenliği mi denesem acaba?
Isıydı, yoguşmaydı derken,branş değiştirip bir taşla iki kuş vurabilirim.

Eşekten düşenin derdini eşekten düşen anlarmış bir tek.
İnsan yaşadıkça,sorunların çözümünü öğreniyor.
Hayat size birşeyler öğretmek için önce sorun yolluyor,sonra da öğretmen.
Daha neler neler öğrendim istemeden,kurmadan,planlamadan.
Diğerleri de diğer postlara kalsın.
Hmmffff….oooohhh…ev mis gibi domestos kokuyor.
Burnumun içine birisi kusmuş gibi bir iz bırakıyor ama küf kokusundan daha iyi.
En kötünün yanında kötü bile kabul görüyor,bak bunu da öğrendim.
(Denize düşme ve yılana sarılma olayı)
03 Mart 2011 / tulisinkursunkalemi

>CENNETE GITMEK YASAKLANMIS

>

Bu,dini,Allahı,kitabı sürekli siyaset malzemesi yapan yasakçılar var ya,onlar mesela hani çokdindar çok inançlılar ya,senden benden daha dindarlar ya,mesela ölse bunlar,Cennet’i hayal ederken melek gelip karşılarına dese ki
-Buyrun burdan Cehenneme
-Ama biz dindarız,namaz,kuran falan?
-Üzgünüm…sizin ülkede bir kaç dinsiz Allah’a küfür ettiği için,sizin ülkenizden kim ölürse hepsi cezalı olarak Cehenneme  gidiyor,Cennete girmek yasaklandı
-Ama nasıl olur,onların suçunu biz neden…itmesene kardeşim ben imanlıydım ama…aaay çok sıcaaaakkkk!!!!

Orda olup suratlarını görmek için aynı anda ölmeye bile razıyım.

——————————
Birisi,gittiği kuaförü,saçlarını istemediği bir renge boyadı diye şikayet ederse,bütün kuaförler kapatılmalı…
Mahallenin bakkalı para üstünü eksik verdi diye bütün bakkallara bir gecede kepenk indirtilmeli.
Okuldaki çocuklardan bir tanesi arkadaşına küfür ederse,o sınıfın tüm mevcudu,sene sonuna kadar okuldan uzaklaştırılmalı ,hatta Türkiye sınırları içinde bir daha eğitim görmeleri engellenmeli….
Birkaç doktor hastalarını öldürdü diye hekimlik yasaklanmalı hatta 
tüm hastaneler kapatılmalı.
Amaaaaaaa!,
Herifler,kendilerinden ayrılmak isteyen,şiddet uygulayarak hayatını zindana çevirdikleri kadınları,sokak ortasında bıçakla delik deşik edebilir,çekip silahı dan dan vurabilir,mahalleyi başına toplayıp minnacık yavrusunu evde rehin alıp cinnet geçirebilir.
Bütün bunlar serbesttir ülkemizde.
Bu insan kılıklı hayvanatlar bunlar yaptı diye,Türkiye’de evlilik kurumu daha ciddi yaptırımlarla korunmaz.
Kimse tenezzül etmez.
Kadın karakola gider kafası yüzü patlamış,yarılmış,kocam dövdü koruyun diye,komiser kadını azarlayıp evine geri yollar.
Sübyancılar genel affa tabi tutulurlar,çıkarlar,tekrar sübyanlara tecavüz ederler ilk icraat olarak.
Devlet alır yine onları cezaevine,aş verir,iş verir,yatak verir falan.
Benden,senden,tecavüz ettikleri o bebelerin ana babalarından kesilen vergilerle yine karınları doyar,yine ısınırlar,yıkanırlar,yemek yerler.

Ekmek çalmak,kitap çalmak suçtur mesela.Ciddi suçtur.

Ama yasaklar farklı işler ülkede.

Yasaktan nasibini alabilmen için bir takım şartlar oluşmalı.

Yasağa konu olman için,öncelikle SUÇ İŞLEM-E-M-E-N gerekir.

Herhangi bir yasal açıktan faydalanan BİRİLERİ’nin bir suç işlemesi yeterlidir.

Kurunun yanındaki yaş olman yeterlidir,cehennem örneğindeki gibi.
 

Düşünsenize bu ülkede,belediye otobüsünde şoförle konuşmak bile yasaktır.
Lütfen diye bir uyarı yoktur o tabelada.
YASAKTIR!!! 
iŞTE O KADAR!

Suç işleyen,işlemeyen diğer herkesi aynı suça iştirak ettirebilir rahatlıkla.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü burda,bu ülkede,birey olmak gibi bir özgürlük yoktur.
Birileriyle aynı GÜRUHTAN mısın değil misin,ona bakarlar.
Toplu kurtuluş ya da toplu ceza.

Blogspotun yasaklarının ardında yatan gerekçeler çok zayıf.
Bunlar bahane bile değil.
Bunlar GÖSTERİLMEK İSTENEN,aslında arkasında başka işlerin,başka rantların döndüğü meseleler.
İkincil yönü ise,düşünmenin,yorumlamanın,özgür ifadenin yok edilmesine yönelik eylemler.
Bloggerlar satılmış kalemler değiller çünkü.
Özgürüz.
Küfrederiz,çemkiririz,eleştiririz,kimseyi iplemeyiz,köşelerimiz yoktur bu nedenle maaş kaygısıyla yavşak yazılar yazmayız,köşe yazarken döşe yazarı olmayız.
Bu yüzden bu anlayıştaki yöneticiler sevmez bizleri,seni,beni,öteki blogcuları.
Yazanı,düşüneni sevmezler çünkü.
Oda TV baskını ile bir gecede alınan Soner Yalçın’ı okuduğumuzda,
belki de daha o gün anlamalıydık YAZAN,DÜŞÜNEN herkesin bu ülkenin potansiyel suçlusu olduğunu ve yakında yazan,yazabilen herkesin bir şekilde cezalandırılacağını.
Bilemedik.
WordPress’e falan geçmeyeceğim.
Blogumu geri alacağım,biliyorum.
Bu kez bu zihniyet kazanmayacak.
Siz de biliyorsunuz.
Günlüklerinize el koyan anne babalarınıza isyan edebileceğiniz şekilde devam edin tepkiye.

Paylaşmak sözde  tüm dinlerin ana öğretilerinden biriyken,din temeline oturtulmak istenen bir  ülkede en çok da PAYLAŞIM yasaklandı şu güne kadar ama olsun…

Cehennemin kapısında hepsiyle hesaplaşırız bir gün.

02 Mart 2011 / tulisinkursunkalemi

>BLOGUMA DOKUNMAYIN

>

Önce youtube…
Sonra Fizy…
Sonra vimeo
Şimdi blogspot…
Yakında internet hepten kapanır.
BU ÜLKEDE PAYLAŞMAK MAHKEME KARARI İLE YASAKLANMIŞTIR….
lütfen tepki verin…

Yakında bir kaç fırından böcek çıktı diye ülkede ekmek üretimini de yasaklayacaklar….

02 Mart 2011 / tulisinkursunkalemi

Hello world!

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!

28 Şubat 2011 / tulisinkursunkalemi

>ÜÇ MAYMUN

>

Okan Bayülgen’in şovuna konuk olmuştu Tolgahan Sayışman.

Aman ne ruhsuz,ne donuk ne soğuk ne tatsız tuzsuz bir oğlan.
Neyse,bunu geçelim
şimdi asıl  mevzuyu anlatıyorum.
Fox TV’yi hiç izlemem.Bazen ,diğer haber kanallarından daha erken verdikleri haber bültenlerine takılmak dışında.

Spikerleri Nazlı Tolga’yı da çok severim,biraz da bu yüzden.

Bunun dışında nasıl bir kanaldır falan bilmem.
Bu Tolgahan Sayışman kişisinin oynadığı bir dizi varmış.
Fox’da.
Lale Devri imiş adı.
 Mustafa Sandal’ın karısı Amina,önceden Lale rolüyle başroldeymiş,sonra acayip kötü ,hatta kötü ötesi oynuyor -yok yok oynayamıyor -diye dizide kızı öldürmüşler.
Bu Tolgahan’ın gerçek hayattaki sevgilisi,Serenay Sarıkaya isimli hatun,ölen Lale’nin kızkardeşi olaraktan, senaryonun içinde eniştesine abayı yakmış,dizinin konusu bu minval üzerine dönüştürülmüş.(allahım klişelerin de klişesi,ucuzluk,avamlık gırla)
Nerden öğrendim,Okan’ın şovundan.Tolgahan anlatıyordu robot gibi bir tonlama ile.
KIZINIZI DİZİMİZE İSTİYORUZ
Devam edelim.
Serenay denilen öteki rol yapma özürlü oyuncu-cuk,esas kız olmuş mecburen.
Amina’yı harcadılar ama yağmurdan kaçarken doluya tutuldular tabii,Selenay ondan daha da kötü çıktı.
Ama Tolgahan,enişte olarak bu ilişkiyi etik bulmadığından,baldızından ve yasak aşkından kaçmak için evlenmeye karar vermiş alelacele.(ba ba ba ba baaaaaaaa)
Tamam buraya kadar da her şey klişe ucuz dandrik ve skimsonik Türk dizisi kıvamında gayet normal ilerliyor değil mi?
İzleyenlere sözümüz yok,biz beğenmiyoruz hepsi bu.
Şimdiiiiii.
Yine aynı kanalda yayınlanan,yine aynı prodüksüyon şirketinin aynı senaristleri tarafından yazılan bir dizi daha varmış.
Neymiş?
Yer Gök Aşk…
(İsme bak isme)
Şöyle birşey olmuş,bizim İstanbul’da Gümüş’ün yalısında zengin ve köklü ailesiyle ikamet eden Tolgahan (dizideki adı Çınar’mış),bir gece Kayseri’ye uçup (aaaa…uçakla git? CMYLMZ) Yer Gök Aşk dizisine girmiş ve ordaki Toprak adlı kıza evlenme teklif etmiş.Yaralı ve hüzünlü Toprak kızcağız da bu anlaşmalı evliliği kabul edip,kendi dizisinden evlenerek ayrılmış ve İstanbul’daki diziye devam etmiş.
(Dizi içinde eş durumundan tayin gören ilk oyuncu)
Meğerse iki aile aslında akrabalarmış,daha önceden de dizilerde her iki aile de birbirlerinden sözediyorlarmış.
DİZİLERİN KARDEŞLİĞİ
Bu ilk değil,Amerikan dizilerinde bu tür şeyler çok olur,hatta bizde de Pana Film tarafından yapılan Halil İbrahim Sofrası’nda Polat ,bu dizideki berbere traşa gelmişti.Ama Tolgahan bunun bir ilk,bir süper fikir olduğunu söylüyordu o gün Okan’da.
Neyse neyse.
Bütün bunları izleyince,dedim ki bana süper bir post konusu çıktı,hemaaaan Lale Devri’nin müteakip ilk bölümü izlene!!!
ÜÇ MAYMUN DEVREDE
Şimdi sayacağım isimlere dikkat edin.
Hatice Aslan.
Şerif Sezer
Kenan Bal
Gül Onat….
Kapı gibi tiyatrocular.
Bir konuştular mı,bir oynadılar mı böyle tüylerin diken diken oluverir vallahi.
Bu isimler,Lale Devri’nde rol alıyorlar.
Şimdi bunların karşısına oyuncu diye konulmuş üç maymun hadisesine gelelim.
Tolgahan Sayışman,Serenay Sarıkaya(lütfen noolur kızım kendi sesinle konuşma,ya git gırtlak ameliyatına gir,ya dublaj yaptırt kendine lütfen yahu…o nasıl bir ses ya rabbim tövbe estağfurullah) ve diziye yeni giren Toprak rolündeki kız,adını bilmiyorum.
İnsan tuhaf oluyor böyle kapı gibi,devlet gibi tiyatrocuların karşısında,tek gözünden yaş gelerek ağlayan Tolga oğlanı,sesiyle ülkeler arası diplomatik krize sebebiyet verebilecek Serenay’ı ve henüz daha rol yapmaya başlamadığına kanaat getirdiğim Toprak’ı görünce.
Yazık vallahi billahi.
Bu tiyatrocuların dördü bile yeter aslında bir diziyi yürütmeye sürüklemeye.
Karşılarına manken,erkek güzeli falan filan koyup oynatmaya yazık ,insanın içi acır yahu.
YİNE LALE DEVRİNE DÖNELİM
Anladığım kadarıyla,düne kadar zavallı perişan aşık,mağdur esas kızı oynayan Serenay’ı senaryoda yine harcamışlar  ve Toprak’ın eve gelin girmesi ile ,Serenay birden bire fettan kötü ve entrikacı kadın olmuş.
Bir bölüm bile izlemek yetti bunu anlamaya.
Kız birden melek kanatlarını atıp,bölümün ikinci yarısından itibaren şeytan postuna bürünüverdi.
Demek ki hala senaryoyu oturtacakları ana omurgayı bulamadılar.Son çare Serenay’ı entrikalar kraliçesi yapmakta buldular.Baktılar ki Karolin’li Hürrem’li diziler tavan yapıyor,bize de bir entrika kraliçesi gerek dediler.
Yıllar önce bir Ezo Gelin dizisi vardı,aynı böyle senaryoyu bir türlü tutturamamış ve konuyu evirip çevirip başka bir yöne akıtmışlardı.
Dizinin izlediğim tek ve son (bir daha olmaz) bölümünde,Serenay eve nikah memurunu çağırtmış,gelinlik giymiş,Çınar’ın kapıdan girmesini bekliyor.Ne biliyor musunuz?
Sürpriz Nikah.
Yuuuuhhhh ohaaaaaa.
Sürpriz nikah ne lan?
Adam başka şehirde evleniyor demek ki nüfus cüzdanı adamın cebinde.
Sen nasıl peki işlem yaptırdın da nikah memurunu eve getirttin kız?
Sürpriz Nikah….
Evlanmeyi çok isteyen birisine yaparsın da,kardeşim,evlenmekten kaçan adama Sürpriz Nikah ne lan?
Muhahahahahaha…..