Skip to content
10 Kasım 2008 / tulisinkursunkalemi

>GİZLİ ÖZNEM

>
O çok yakından bildiğiniz,hayatınızın akışı içinde beyninizin bir yerlerinde anılarınızda sakladığınız vezaman zaman özlemle andığınız kişiyle bir gün karşılaşıverirsiniz.

Size cüzdanındaki ya da telefonundaki resimleri gösterir.
“Bak bu kızım/oğlum…”
“Bak bu eşim”


Hayatı bir şekilde akıtmıştır aynı sizin gibi.Sesi aynıdır bir tek,belki de kokusu.Nefesinin ya da teninin kokusu.Belki kullandığı koku da değişmemiştir ama hepsi o.
Saçları azalmış veya kısalmış,rengi değişmiştir büyük ihtimal.Kilosu kesinlikle aynı değildir.Ne olmak isterdi,oysa başka bir şey olmuştur,hayal ettiği şeyden çoook uzaklarda.
Hiç yapmam,hiç bana göre değil dediği bir şeyi yapmaktadır veya yapmıştır ve hiç gocunmadan anlatır size bunu.Hesap sormayacak kadar hoşgörü birikmiştir içinizde.

Evi değişmiştir,adresi değişmiştir,arabası,telefonu falan değişmiştir.Hayatı değişmiştir.Sizin anılarınıza ihanet ede ede yaşamıştır hayatı,siz yokken.
Hayat bir yerlerinizden akıp akıp giderken,siz de onun beyninde kimbilir ne büyük şoklarla değiştiğinizi bile fark etmeden,içten içe gücenirsiniz bir şeylere.

Bu hayat yaşanırken,bu evlilik yapılırken,bu çocuk doğarken veya büyürken ben yanında değildim diyedir belki gücenikliğiniz ama hak iddia edemezsiniz.

Neden koptuğunuzu ve şimdi hangi şeyin sizi yine bir arada tutabildiğini bile düşünmeden sorular sorarsınız birbirinize ve lafı birbirinizin ağzından ala ala kendi hayatınızı anlatır,karşılaştırırsınız.
Bu belki kuzeniniz,belki kan kardeşiniz,belki can dostunuz,belki eski mahalle arkadaşınız,belki eski iş veya asker arkadaşınız,belki eski sevgiliniz,belki eski eşiniz,belki eski komşunuz,akrabanız …ama mutlaka bir şeyiniz olmuştur hayatta.


Benimki ağabeyimdi.

Hayatta hep part time bir arada olabildik.Zaman zaman birbirimizi bulduğumuzda; biriktirdiklerimizi,zaman zaman tükettiklerimizi anlattık.
Tükettiklerimiz,biriktirdiklerimizden çoktu.
Acı günlerinde yanında değildim.O da benim.
Güzel günlerimizi birbirimizle paylaşamadık.Oğlum doya doya dayısı ile paylaşamadı çocukluk anılarını.Ben de bir halayım ama yeğenim varlığımı sadece ismen bilir.


Büyürken bir şeyler eksikti aramızda bizim.O değil,ben büyürken.
Hep tırsardım onun varlığından ama içten içe de gurur duyardım.Kız arkadaşlarımın hemen hepsi ona aşıktı çünkü.İyi müzikler yapardı,iyi müzik dinlerdi,bir de grubu vardı,benim okul balolarımda çalarlardı,herkes ona hayran,dışı seni içi beni yakar.

Bana abimi sorarlardı sürekli,ben de kendime uydurduğum abi-kardeş masalı içinde uyduruk maceralar anlatırdım onlara şişine şişine.O BENİM abimdi.

Ama gerçekte hiç biri yaşanmamıştı o anlattıklarımın.Olanı değil,kendimce olması gerekeni uydurur anlatırdım işte…
Şimdi geriye dönüp baktığımda yaşanıp yaşanmadığını da pek umursamıyorum aslında.Ben kendime bir uydurma anılar müzesi yaratmışım çocukken ve pek de hoşuma gitmiş.Gülerek hatırlıyorum o yalanları ama inkâra lüzum yok içimde bir şeylerin yokluğu da bas bas bağırıyor,susturamadığım bir şeyler yok değil.

Seyrettiğim ya da okuduğum bir eserde bir abi ve bir kız kardeş varsa mesela ve süper iyi geçiniyorlarsa,rahatsız olurdum biliyor musunuz.Böyle olmamalıydı sanki.Sanki ben ve o gibi olurlarsa,rahatlayacaktım,içimden yılların yaşanamamışlığını atacaktım sanki.
……………………………………………………
Kızıyla çektirdiği bir fotoğrafını gösterdi bana.Gözlerinde otuz yıl öncesine saplanmış bir bakış var.O baktığı yerde ne görüyor bilemem ama ben kendi yerimi görüverdim birden.Öyle derin,öyle yıpranmış bir bakış.


Arkasından onun boynuna sarılmış olan kızı(Tıpkı ben!) benim yıllar yıllar önce, yapmak için yanıp tutuşup da bir türlü cesaret edemediğim şekilde sarılmış babasına.Abimle böyle bir tek fotoğrafım yok.Hatta abimle bir tek yan yana fotoğrafım yok.Aynı mekanda,aynı yerde bile yok.
Abimle yan yana veya aynı mekanda(evimiz dışında)yaşanmış bir tek anım bile yok.Hepimiz (biz üç kardeş yani) evlendikten sonraki anıları saymıyorum,düğün nişan fotoğrafları falan değil demek istediğim.


Büyürken üç kardeş büyümedik nedense.
Ablam ve ben,ablam ve abim olarak büyüdük.
Abim ve ben hiç olmadı yani.

Bu fotoğraf beraberce yaşayamadıklarımızın,hayatlarımız içinde bir türlü var olamayıp gizli özne olarak kalakaldığımızın da fotoğrafıydı aslında.

Hayat biryerlerden akar,siz kendinizi hayatın içinde sanırken…
Hayat bir yerlerden sıkar,siz kendinize birkaç beden büyük olduğunu sanırken…
Hayat bir yerlerden sızar,siz hayatı hiç yaşayamadığınızı zannederken…
Hayat,çoook yakından tanıdığınızı zannettiğiniz kişilerin hayatına dahil olamadığınızı yüzünüze vurduğunda,onun hayat olduğunu anlarsınız.


Seni seviyorum abi.
Beni ziyarete geldiğinde,(ki söz verdin geleceğine) avuçlarını da getir,yüzümü dayayayım.Çocukluğumdan beri özlüyorum bunu.Hem de çok…


Reklamlar
22 Ekim 2008 / tulisinkursunkalemi

>MUTFAK,BANYO VE KOMŞULAR(Eski bir atasözünden esinle…)

>


Yanıbaşımıza koca koca ondört katlı binalar yapılıverdi kısa süre içinde.TOKİ boş bulduğu her yere imzasını atıyor.

Eşimle, bir alışveriş dönüşü ,(meraktan) gidip içlerini bir gezelim istedik.Geceleri sadece beş-on camdan ışık geliyor,henüz taşınan pek az.
Sitenin otoparklarından birine girdik.Öyle komik ki,her yenilik beraberinde birilerine ekmek kapısı getiriyor.Yeni yerleşilen bir bölge olduğundan,otopark kenarına sıra sıra dizilmiş minibüslerin,üzerlerine astıkları kocaman EMLAK afişleriyle seyyar ofisler oluşturduklarını gördük.Elemanlar,ellerinde,eski gardiyanların taşıdıkları koca halkalara takılmış onlarca,yüzlerce anahtar ile yola dizilmiş,müşteri bekliyor.Evlerin camlarında değişik emlakçı numaraları.

Minibüsler sadece emlakçıların mı?
“Her türlü elektrik tesisatı yapılır”
“Her türlü fayans,boya,tadilat,dekorasyon”
“Sıhhi tesisatçı”
diye üzerlerine afişler yapıştırılmış araçlar sıra sıra.Simitçiler,seyyar halı satıcıları,hatta ekmek satan fırın kamyonetleri…
Tüpçüler,su dağıtıcıları…Herkes yeni yapılanan sitede kendi ekmeğinin derdinde.

Ekonomi biliminin temeli neydi?İhtiyaçlar sınırsız,kaynaklar ise sınırlıdır.Bu ihtiyaçları ,var olan kaynaklar ile giderebilme ilmi ekonominin temelini oluşturuyordu.İşte size mikro ekonominin gözlem sahası.

Her neyse,dairelerden birine girdik.Ondördüncü katta!Aşağıya bakmak yürek ister.Hele o dairede cam silmek,balkonuna çamaşır asmak için ekstradan tazminat almanız gerek.Alt katlarda hava günlük güneşlikken,sizin balkona kar yağabilir hatta.Ya da elektrik kesilmişse,siz evden çıkıp zemine ulaşana kadar,mevsimin kendisi hepten değişmiş olabilir.Hatta bunun tersi de var.Siz zemin kattan kendi evinize tırmanana kadar,çoluk çocuğunuz birer yaş daha büyümüş de olabilir.Hastalık,yaşlılık,sakatlık gibi durumlarda bir elektrik kesintisini ise düşünemiyorum bile.

Güzel geniş,iyi malzeme kullanılmış daireler.Ama çoğu salak mühendisin yaptığı aynı plan hatası yapılmış.Mutfaklar o kadar önemsiz ve es geçilmiş ki,tezgah üzerine ıvır zıvır koyduğun zaman,yemek pişirmek için alt komşunun mutfağını ödünç kullanmak gerekecek.Bir masa atıp da arkadaşınla kahveni yudumlayamazsın mesela mutfakta.Oysa çok önemlidir mutfak. Misafirlerin geldiyse hele,sigara içen kendini mutfakta bulur.Fısır fısır konuşmak isteyen kendini mutfakta bulur.Kalabalıktan daralan,telefonda özel görüşme yapmak isteyen, konuşmak isteyen…Bu nedenle yemek kokmamalıdır mutfak,mutfak gibi durmamalıdır.

Ben mutfağın mutfak gibi,banyonun banyo gibi durduğu evleri hiç sevmem mesela.Birinin mutfağına girdiğimde,leğenler,kap kacaklar,süzgeçler falan ortalarda duruyorsa çok rahatsız olurum.Ya da bir banyoda gözüme yine kovalar,leğenler,asılmış bornozlar,terlikler,deterjan paketleri,yumuşatıcılar,fısfıs şişeleri falan göz önündeyse bir an önce o banyodan dışarı atmak isterim kendimi.Havlu,sabun ve ayna dışında belki bir iki kokulu süs,bir kaç kozmetik eşya falan göz önünde olabilir.Geri kalan her şey gizlenmiş,kapatılmış olmalı.

Banyoya girdiğinde seni mis kokulu,yerlerinde ıslaklık, ,lavabosunda pütürler ve damlacıklar olmayan pırıl pırıl bir alan karşılamalı.Banyonun lüks malzemeler ile döşenmiş olmasını kasdetmiyorum asla.Temizlik ve derli toplu oluşu burda söz konusu.
Mutfak da öyle.Hatta misafir geldiğinde,lavaboda çöpler,artıklar,tezgah üzerinde yemek hazırlandığını belli eden kirli tencere,tavalar,sofradan getirilmiş kirlilerin öylece tezgahta durması falan, beni çok rahatsız eder.Hiç kullanılmamış gibi karşılamalıdır bir mutfak ,konuklarını.

E tabii günümüz şartlarında,orta halli gelir düzeyine hitap eden türde inşaatlar yapıldığında,kimsenin buna aldırdığı yok.Ancak havuzlu evlerde,o gazetelerde sürekli reklam verip duran lüks bilmem ne evlerinde falan dikkat edilir banyo ve mutfak genişliğine.Oysa hijyenin en çok dikkat edilmesi gereken iki ortamdır.Etrafta ne kadar ıvır zıvır doluysa hijyen o kadar azdır ister istemez.
Ama ossuuun.Gelirin yüksek değilse,iki-üç çocuğun varsa,sen ancak buna layıksın.Sen kim hijyen kim?Sen ancak gazetedeki ilanda o bilmem ne evlerinin maket görüntüsüne bakar yutkunursun.
Hiç dikkatinizi çekti mi,o bilmem ne evlerinin genellikle bir çiçekten,doğadan falan alınmış isimleri vardır.
“ Sardunya Evleri”
“Orkide Villaları”
“Şelale Park Evleri”
“Yeşil Vadi Evleri”
“Doğakent”
Falan gibi isimler…Sonra o resimlerde,mutlaka bir havuz vardır.Havuz etrafında da bikinili mayolu hatunlar koyuverirler temsili resme.Bana çok ters.Kahvesini içtiğim,selamlaştığım Ayşe teyzeler,Mehmet Amcalar beni bikiniyle görsün istemem mesela.
Otellerde durum farklı,ordaki insanları bir daha görmeyeceksin ama alt komşum,üst komşum,yan komşum beni mayoyla bikiniyle görüp her mahremimi kafasına kazımış olsun istemem asla mesela.Demek ki neymiş,havuzlu evler,çocuklar çimsin diyeymiş.

Bu bilmemne evlerinin krokisini de koyarlar küçük bir yere.Aman da yok şuraya yok buraya ne kadar da yakınmış.Sadece bilmem kaç dakika uzaktaymış.Biryerlere yakın olmak istese adam gider şehir merkezinde oturur,niye senden ev alsın?Alıyorsa katlanacak demektir zaten.Aracı vardır,imkanı vardır yani.Orda oturup da belediye otobüsüyle işe gidecek hali yok ya.

Sonra bir de sosyal alandan söz ederler.Boş zamanlarınızda ne kadar harika vakit geçirebileceğiniz anlatılır özendirilerek.Fitness salonu,kreşi,şusu busu vardır hepsinin.Hani yeterince ikna olmadıysanız,alın üstüne bir de bunlar var,diye.
Nereden ev alırsanız alın,depreme ,yangına,manzaraya,soğuğa,sıcağa,temiz havasına,bakımlılığına,yeşilliğine vesaire,her şeyine ama her şeyine garanti verebilirler bir tek şey dışında.
Bir tek şey!
Kimsenin garanti veremeyeceği bir şey.


Komşularınız!
Bu yeni daireyi gezerken,aklıma hemen bu geldi.Altı üstü yanı sağı solu boştu şimdilik.Kimseler taşınmamıştı.Kimbilir ne tür insanlar dolduracaktı evleri bir sene içinde.Kendi komşularımı düşündüm.Bangır bangır müzik çaldığımız zamanlarda bile gıkını çıkarmayan alt komşumu,üstümde varlığı ile yokluğu bile belli olmayan Fatma Teyzeyi,gülen yüzlü kapıcımızı,hastalandığımda gerçekten üzgün yüzlerle bana geçmiş olsuna gelen diğer komşularımı.
Mutfak,banyo ve komşu.
Ev alırken bu üçü çok önemli.Ama ille de komşu.Dar mutfak,küçük banyo insanı öldürmez ama kötü komşu insanı hastanelik,karakolluk hatta mezarlık edebilir.
Bomboş ev,gözümde daha bir boşaldı o anda.Kim oturacaksa güle güle otursun inşallah,herkese benimkiler gibi komşu dilerim.

(Tuliş…sakız çiğnerken de düşünebilen kadın…)


19 Eylül 2008 / tulisinkursunkalemi

>BANKANIN GÜVENLİK DUVARINA DA BAKIN!!!

>
Bir hafta kadar önce ,bir internet sitesinden,bir spor aleti satın alıp,ödemesini de kredi kartım ile yaptım.Onayı verdikten sonraki yarım saat içinde cebimden,(dikkat edin cebimden!) banka beni aradı.
Bakın diyaloğu aynen yazıyorum.
-İyi günler T.hanım,ben ….banktan arıyorum.Filanca saatte filanca yerden bir kart çekimi yapılmış.
-Evet doğrudur,ben yaptım.
-Ben şimdi bunu teyit etmek için arıyorum.İki güvenlik sorusu soracağım size.
-Tabii buyrun
-Nüfus cüzdanınızdaki doğduğunuz ayı söyleyin.
-(Söyledim)
-Bir de nüfus cüzdanınızdaki doğum yerinizi söyleyin lütfen?
-(Söyledim)
-Teşekkürler T.Hanım.Bu alışveriş işlemini onaylıyor musunuz?
-(Aklımdan Recebimin o-naay-lı-yoruuuuum nameli cevabı geçti ama) Onaylıyorum,demekle yetendim.

Bir=Banka beni sabit telefonumdan değil cep telefonumdan arıyor.Yani benim cep telefonum çalınmışsa ve telefondaki benmiş gibi yapıyorsa bile önemli değil.
İki=Banka bana güvenlik sorusu diye tutup nüfus cüzdanımdaki bilgiyi soruyor.
Nüfus cüzdanım,içindeki cep telefonumla beraber çantamla birlikte çalınmış ya da kaybolmuş olamaz mı?Kredi kartımı ele geçiren kişi,aynı zamanda cüzdanımı,cep telefonumu da çalmış olamaz mı?Nüfus cüzdanıma bakarak bu bilgileri rahat rahat söyler,bir de içinden bankayı nasıl kekledim diye kıs kıs güler valla billa.
Üç=Nüfus cüzdanım çalınmamış olsa bile,bir başkası benim doğduğum yeri veya ayı biliyor olamaz mı?
Dört=Eskiden bir anne kızlık soyadı saçmalığı vardı,sözde onu kaldırdılar,daha komik ve daha basit bir şey buldular yerine.Kaldı ki hiç kimsenin annesinin kızlık soyadı sır değildir ki?
Kadın boşanmış ve kızlık(bu da nasıl bir kelimeyse?) soyadını kullanıyor olamaz mı?Evinize giren çıkan birisi annenizin kızlık soyadını bir şekilde duymuş olamaz mı?Anne ile baba akraba olup da anne bekarken de aynı soyadını taşıyor olamaz mı?Yani birisinin annesinin kızlık soyadını bilmek çok zor değil.Ve bu bilgiyi kötü amaçla kullanmak hiç de zor değil.

Banka ne yapmalı.
Ya sadece benim bildiğim güvenlik kodunu telefonda tuşlatmalı ve bilgisayarı okey verdikten sonra onayı almış kabul etmeli ,ya da mail adresi açarken bize sorulduğu gibi gizli parolamız ya da gizli sorumuzun cevabı şeklinde bir güvenlik duvarı yapılmalı.
Yani cep telefonunuz ve nüfus cüzdanınızla beraber çantanız çalınmışsa,yandınız.O anda siz bir telefon bulup,bankanın müşteri ilişkilerinin telefonunu hatırlayıp o panikle bankayı arayıp kartınızı iptal ettirene kadar,olan olmuş,giden gitmiş olacak.
Dikkatli olun.

17 Eylül 2008 / tulisinkursunkalemi

>YİNE YİNE KABAK YELLERİ…

>
Geçen sezon için Kavak Yelleri,KabakYelleri oldu diye yazmıştım,okumuşsanız hatırlarsınız.Binbir saçmalıkla,mantık hatasıyla doludizgin gidiyordu ve artık kabak tadı vermişken,final yapıp çekilmesi gerekiyordu.
Bu sezon ne gördük?
Deniz hapisten yeni çıkmış kafası traşlı mahkum kılığında geri döndü.Koca Amerika’dan tek bir yarı boş sırt çantasıyla hem de.Sonra Urla meydanına gidip hop diye bizim yeni aşıkları eliyle koymuşcasına buluverdi.
Aslı ise önce çocukluk arkadaşı Deniz’le aşk yaşamışken,şimdi de yine öteki çocukluk arkadaşı Efe ile işi pişirmek üzereydi,Deniz muhabbete turp sıktı tabii.
Bakın bazı geri kafalı insanlardan çok duymuşsunuzdur,şöyle bir iddiaları vardır,
“Kadın kısmıyla erkek kısmı arkadaş olamaz.Ateşle barut yanyana durmaz” deyip dururlar.Hayatın kendisi onlar için haremlik ve selamlıktır.Sırdaş olma,dost olma,arkadaş olma,farklı iki cins arasında asla cereyan edemez.Zaten de böyle duyguların,bu tür şeylerin farkında bile değildirler.Herkesi kötü,herkesi namussuz,uçkursuz,hafif meşreb olarak görürler.
Şimdi bu dizi başta neydi,gençlik,dostluk arkadaşlık dizisi.
Sonra neye döndü.
Mine geldi,Deniz Mine aşkı.
Evet,birinci doğrulama gerçekleşti.
Erkek ve kadın arasında aşk dışında bişey olamaz!
Sonra neler oldu?
Deniz Mine’den ayrıldı,Aslı’ya,yani çocukluk kankasına olan aşkını gördü,Aslı da kankasına aşıktı,ikisi sevgili oldular.
İkinci doğrulama gerçekleşti mi?Evet!
Erkek ve kadın arasında aşk dışında bişey olamaz!
Tabii bu arada ayrıldığı Mine ile arkadaş olarak kalmaya karar vermişken ne oldu?Mine ve Deniz,bir gece aşırı yakınlaşıverdiler ve olan oldu!
Üçüncü doğrulama da gerçekleşti mi?
Erkek ve kadın arasında aşk dışında bişey olmaz!
Sonra Aslı öğrendi,Deniz’ terketti.Bu arada Deniz utancından Amerika’ya kaçtı.Meydan Efe’ye kaldı.”Kuzu,kuzu” diye sevdiği çocukluk kankasına yavaş yavaş aşık olmaya başladı.
Dördüncü doğrulama huzurlarınızdaaaa!
Erkek ve kadın arasında aşk dışında bişey olamaaaaz!
Aslı zaman içinde Efe’nin sevgisini öğrendi,şaşırdı,utandı,üzüldü.Sonra deriiiin derin düşünüp kararını verdi,anladı ki o da Efe’yi seviyooooo.
Beşinci doğrulama!
Yazmayayım artık kafanıza kafanıza iyice dank etmiştir.
Ha bir de Aslı’nın sokakta tanıştığı bir çocuk vardı,bir ara Aslı ile çıkıyordu.O çocuğun da bir çocukluk kankası vardı.Sonra Aslı öğrendi ki o kanka kız,bu çocuğa aşıkmış meğer.Ne yaptı etti,çocuğun kızı farketmesini de sağladı ve ikisini Esra Erol gibi biraraya getirip sevap bile işledi yani.
Bu da kadınla erkeğin arkadaş olamayacağına,bir tarafın mutlaka niyeti bozacağına dair o küf tutmuş yobaz zihniyete dizideki altıncı doğrulama,altıncı onay verme,altıncı tasdiktir yani.
Yakında bu dizide,Deniz’in babası Ayşe Teyze’ye,Deniz’in annesi Mine’nin dayısına,Aslı’nın babası Efenin yengesinin annesine aşık olursa da hiç şaşırmayacağım.Çünkü bu dizide birbirini tanıyan herkes bir şekilde birbirine aşık olabiliyor.
Arkadaşlık,dostluk,fasa fiso.Hikaye!
Aslı’nın ablası Canan’a,bilmem kaç bölüm boyunca “Canan bacım” diye hitap etmiş olan sebzeci Bilal bile gün gelip Canan’a aşkından ona evlenme teklif edebiliyorsa,bu dizide her şey mübah demek ki…
Finalde,Efe,Deniz’in annesiyle evlenirse şaşırmayın.
Aslı da Efe’nin abisini ayartıp karısından boşatıp evlenebilir mesela.Zavallı dul kadıncağız da intikam için Canan’ın çocuğunun babasıyla ilişkiye girebilir.
Kadınla erkek yanyana mı?Tu tu tu tu…Allah korusun.
Ateşle barut mübarek.
Dizi gençlere vermesi gereken mesajı yeterince verdi gibime geliyor.
Çocukluk arkadaşlarınıza,kankalarınıza,dostunuza sırdaşınıza şööööyle bir alıcı gözüyle bakıverin.Belki de aşk yanıbaşınızda duruyordur!
Yuh artık,yuh!

17 Eylül 2008 / tulisinkursunkalemi

>ORUÇ TUTMAYANA BAYRAM DA YOK

>

Eski bir dostumla uzun bir aradan sonra telefonda görüştük.

Hal hatır sorduktan sonra,oruç tutuyor musun? diye sordu.

Onu da ,bir başkasını da ilgilendirmez elbet,hiç kimsenin bir diğerine bunu sormaya hakkı olmadığını düşünürüm.

Kafalarda hazır şablonlarda yargılar,

“Hmm…oruçluymuş,bu demek ki iyi Müslüman…”

“Koca herif/kadın,oruç tutmuyor,ayıp ayıp,dinsiz imansız…”

Tutan hemen herkes(Allah kabul etsin) tutmayana düşmanca davranıyor,gözlemlediğim gördüğüm bu.

İçten içe ayıplıyor,içten içe yargılıyor,kınıyor.

Oysa bir aylık Ramazan sonunda oruç tutup görevimi savdım diyenler,günde beş kez duydukları ezan sesine kulak tıkayıp,her gün emredilmiş olan namaz vazifesini yerine getirmemek için yüzlerce bahane bulabiliyor.

Ramazan boyunca kınadıkları şey,neredeyse her gün beş kez kınanmayı hak ediyor o halde bu mantıkla bakılınca!

Kimsenin inancı ibadeti…kimseyi ilgilendirmemeli.Ne zaman ki toplum huzurunu bozacak,genel inanca saygısızlık oluşturacak hal ve tavır içine girer,o zaman toplumu da ilgilendirir tabii ama bunun ötesinde hiç kimseye niyetli misin diye sorulmamalı.

Kimseyi utandırmaya,açıklama yapmaya zorlamaya hakkı yok hiç birimizin.Durup dururken birisine kaç para maaş alıyorsun,ya da kocanla/karınla aran nasıl,gibi özel sorular sorulamıyorsa,niyetli misin,oruçlu musun gibi sorular da aynı mahremiyettedir ,kişinin kendisini ilgilendirir.

Toplumsal ahlak ve görgü bunu gerektirir.Kaldı ki hoşgörü dinine mensup insanların buna özellikle dikkat etmesi lazım.

Arkadaşım ilginç bir düşüncesini attı ortaya.Oruç’un kendisini ne kadar zorladığını,baş ağrısı çektiğini ,iş yerinin evine ne kadar uzak olduğunu,yollarda oruç açtığını anlatıp,sonra da buna rağmen orucunu bırakmadığını söyleyerek kendince herhalde Allah’a bir hatırlatma yaptı.

“Rabbim bak sen farkında değilsin belki hatırlatayım ne kadar fedakarlıklar yaparak aç kalıyorum!” Demek istedi.

Öyle değilse bile öyle hissediyor insan.

Allah’ın gözüne gözüne ibadetini sokmak bu olsa gerek.

İşte o ilginç fikri de şuydu,

“Yahu” dedi,”Sinir oluyorum oruç tutmayıp tutmayıp sonra da Ramazan bayramını herkes gibi kutlayanlara.Oruç tutmuyorsa,bayram da yapmasın kardeşim.Ben otuz gün aç gezeyim,sen otuz gün ye,sonra benimle aynı bayramı kutla!”

Demek ki bu zihniyetteki mantığı sürdürecek olursak,bu durumda Kurban kesemeyenler de ,Kurban bayramını kutlamasın.

Hele ki,Kabe’ye gidip de orada kurbanını kesemeyen,kendini kurban kesmişten de saymasın.

Demek ki,namaz kılmayanlar,ezan okununca kulaklarını iki eliyle kapasın. Hatta,cenaze sahibi olmayanlar,cenaze namazına gidip o namazı kılmasın.

Hatta hatta tabutu yalnızca cenaze yakınları sırtlasın.

Başka dine mensup turistler,Sultanahmet’in,Selimiye’nin kapısından içeri alınmasın.

Müslüman olmayanlar,Kur’an okunurken dinlemesin,meclisten dışarı çıkartılsın…

Bayramı bir sosyal güvenlik uzmanı gözüyle “hakediş” şeklinde hesaplayan zihniyete yazıklar olsun!

Yuh olsun!

Bayram,bir süreçtir.

Bayram bir anlayıştır.

Bayram yaşamak zorunda olduğun,yaşaman gereken bir hayat dersidir.

Bayram,Yaratıcının, pozitif bir yaşam felsefesini,üç dört günlük numuneler halinde kullarına yaşatması,göstermesi,ders vermesidir.

Dargınlıkların,küslüklerin bitebilmesi için,fakirlere sadaka vermenin,bir çocuğa ya da yetime bayram vesilesiyle armağanlar almanın lezzetini yaşayabilmek için,sevdiklerinle bir arada kalabalık sofralarda şen neşeli yemek yemenin değerini anlayabilmek için,kalp kırmanın ne kadar boş şey olduğunu fark edebilmek için,birisini affedebilmeyi ya da birisinden af dileyip öpüşüp barışmayı öğrenebilmek için,oniki aylık koca bir yılın aslında nasıl geçmesi gerektiğini insanoğlunun gözüne sokabilmek için minyatür bir yaşam promosyonu,tanıtımı,fragmanıdır.

Üç günlük bir mutluluk ve huzur turudur yaşam acentesinin bize hazırladığı.

Gayri müslimlerin,hatta dini olmayanların bile görüp özeneceği,ders alacağı,gökler tarafından yazılmış harikulade bir senaryodur.

Kaldı ki gayri müslim olup da,Ramazan bayramında,sokaktaki çocuklara şeker çikolata,harçlık dağıtan,komşularıyla bayramlaşıp,kahveler tatlılar ikram eden bir çok insan tanıdım.

Kurban bayramında kurbanlar kestirip fakire fukaraya elleriyle dağıtanları da biliyorum,yine gayri müslim olduğu halde.

İşte budur,işin özü.

Meselenin asıl can noktası budur.

Güzel olanın lezzetini hissedip,geri kalan ömrünü o bayram günlerindeki mutluluğa yakın değerde yaşayabilmek imkanını bulabilmen için,paylaşmanın ve iyi davranmanın farkına varabilmen için, eşsiz bir fırsattır.

Oruç tutmuyorsa bile,oruç tutmuşların sevinçlerine ortak olmaktır.

Oruç tutmuşların yardımına koşabilmek,ihtiyacı olanlar varsa çevrende bu tür insanların farkına varabilmek demektir.

Yardım edebilmenin ya da yardıma ihtiyacın varsa yardım alabilmenin sevincini yaşayabilmen demektir.

Arkadaşımın mantığıyla gidersek,başkalarının düğününe gidenlerin kalkıp oynamaması gerek,eğlenmemesi gerek.

Kimsenin sevincini paylaşmamak gerek.

“Ben mi terfi oldum,bana ne!”

“Ben mi evleniyorum ,bana ne”

“Ben mi sınavı kazandım ,bana ne!”

Bu mantık,bööööyyyle gider.

Hatta ben mi savaştım,ben mi kazandım diye milli bayramları dahi umursamamaya kadar gider.

Bayram,dünyanın dönmesi,ayın tutulması,yerçekiminin gücü gibi,engelleyemeyeceğin ve asla da inkar edemeyeceğin,geri çeviremeyeceğin,reddedemeyeceğin, bunun içinde bulunmak istemiyorum diyemeyeceğin bir şeydir.

Tüm dinler için düşünüyorum aynı şeyi.

Doğan güneşin nasıl balkonunuza ya da camınıza vurup içeri süzülmesini,etrafı aydınlatmasını engelleyemezseniz,Bayram’ın da tüm inananların yüreğinde aynı huzuru sevinci yaratmasını engelleyemezsiniz.

Oruç tutmuyor diye,bayram sofrasına oturmasın ,ziyaretlere gitmesin,sadaka fitre vermesin,evine gelenlere kapısını kapatsın,işyeri tatilken bile gidip işyerinin kapısında beklesin,telefonuna gelen mesajlara cevap yazmasın,sokakta karşılaştığı tanıdıkları bayramını kutlayınca suratını çevirsin,küstükleriyle barışmasın,çocuklara harçlık verip sevindirmesin,bayram namazına gitmesin,eşe dosta hediyeler almasın,gelen hediyeleri geri çevirsin yani öyle mi?

Bayramı sadece üç gün boyunca Ramazanın acısını çıkartmak için tıka basa yemek yeme şöleni olarak gören,bayramın yanında getirdiği tüm güzellikleri göz ardı edip,oruç tuttum-tutmadın hesabıyla değerlendirenler,zaten bayram etse ne olur,etmese ne olur.

Bu da benim yorumum.

Tutana tutmayana,yerdeki karıncaya,havadaki kuşa,topraktaki ota,dağdaki kara,denizdeki balığa,herkese hepinize bayram güzellikler getirsin,kutlu ve mutlu geçsin dilerim...

03 Eylül 2008 / tulisinkursunkalemi

>CAİZ MİDİR HOCAAAAAAM?

>
Fox’ta Ramazan dolayısıyla sanırım,bir programa rastladım bu gün.Adı neydi,dur bakiiim,bir şeye yolculuk muydu neydi? Ha,tamam Kutsal Yolculuk.
Bir kokteyl sehpası başında ince uzun bir hatun,yanına yüzyılın en nefes nefese konuşan,en vahşet görmüş,en işkenceden yeni çıkmış sesiyle konuşan adamı Zekeriya Beyaz beyefendi ile estetik ameliyatların dini boyutunu konuşuyorlardı.
Fonda Ajda’nın 18 yaşındaki ve 61 yaşındaki iki resmi.
Yakında Ajda ismi anlam genişlemesine uğrayıp,tüm mendillerin Selpak,tüm hijyenik pedlerin Orkid,tüm krem leke çıkarıcıların Cif diye anıldığı gibi,tüm estetik ameliyatların yerini alacak gibime geliyor.
-Bizim ofisteki Burcu,meme Ajdası yaptırmış gördün mü?
-Ay,şu burnuma bir kaldırma Ajdası yaptıriim diyorum şeker,ne dersin?

Şimdi asıl noktaya geliyorum.
Hatun,biraz da şikayet eder tonda Beyaz hocaya,soruyor
-Hocam,ben başkasına benzemeye çalışmanın nasıl bir psikoloji olduğunu bir türlü anlayamıyorum,günah diiiiğğğ mi?

Allahım!
Şekerden karınca yaratan güzel Allahım.
Bu nasıl bir ekran provokasyonudur,bu nasıl bir cahil ve donanımsızca sunumdur,bu nasıl bir cümledir?

Bir türlü anlayamıyormuş!
Sen öyle şıppadanak anlasaydın,insanlar psikolojik sorunlarını çözmek için zaten sana gelirlerdi,veya senin gibilere.
Psikoloji bilimi niye var?
İnsan davranışları bilimi niye var?
Sosyal Psikoloji niye var?

Senin bu şıppadanak anlamak isteyip anlayamadığın o nedenle yargıladığın insanların sorunlarına bilimsel açıdan yaklaşabilmek için,raiting kaygısı ile yaklaşabilmek için değil!

Hayat,günah ve sevaptan ibaret değildir.
Hayatın derin psikolojileri,derin izleri,derin yaraları vardır insan üzerinde.Toplum baskısı vardır.Sorunlarla baş edememe vardır.Depresyonlar,kişisel sorunlar,çook derinlerinde bambaşka dramların yattığı davranış bozuklukları vardır ve bu tür derin sorunları ile başedemeyen insanlar da din adamlarından değil,psikiyatrlardan ve psikologlardan(ikisi farklı )yardım alırlar.Gerekirse ilaç ile,gerekirse psikoterapiler ile.TV den bir akşamüstü programını dinleyip,tamam buldum sorunum buymuş,diyerek hiç değil!

Elbette ki manevi hayatımızın sağlıklı gidişatı açısından( aklımızın kesmediği ve içinden çıkamadığımız dini meselelerimiz olacaktır,olmuştur)din bilimcilere her zaman muhtacız,onlardan yardım alacağız ama üzerinde durulması gereken şey DİN BİLİMCİ konusudur,bunu da parantez içinde belirtelim.Din şarlatanı değil,bilimci kelimesinin altını çiziyorum.
Ama hayatta işlenen her suçu,her yanlışı,her kabahati günahtır ve sevaptır diye damgalayıp işin içinden çıkmak,bilimselliğe ne kadar sığar?
Kızcağız psikolojik sorunları yüzünden annesini doğradı bir kaç ay önce,gazeteler manşetlerle doluydu.Adam çocuğunu kurşunlayıp,karısını yaktı,tamam günah.Ama
“Ben bu psikolojiyi bir türlü annamıyorum hocaaaaam!” türü bir yaklaşım insanı iğrendiriyor doğrusu.

İnsanın,kişisel sorunları vardır,kendini beğenmez,bir başkasına hayranlık duyar,özenir,öykünür,yetersizliklerini benzeme psikolojisine girerek maskelemeye çalışır.

Bu arada da saçını,giysisini,tipini,sesini,konuşmasını vs.taklit eder.Edebilir! Bunun için de kendi bedensel özelliklerine kafayı takabilir,isterse gider ameliyat olur,burun Ajdası yaptırır,meme Ajdası yaptırır,onun problemidir.Onun sorunlarıyla kendi kendine başetme yöntemidir,onun çıkış yoludur,tüneldeki ışığıdır.
Bu tamamen bir bilim dalının ilgilenmesi gereken bir durumdur.
Bu kadar cahilane,bu kadar üstünkörü,bu kadar seviyesiz ve yetersiz bir şekilde insanları yargılamak,hele de ekran önünde kişisel yargıyı belirtmek,hele hele de bu kişisel yargıyı belirtirken ,bir din adamını arkasına almaya çalışan bir yaltakçılıkla sesine ton vermek,izlerken midemi bulandırdı.
Zaten her ramazanda,sabah veya iftar öncesi programlarda,bir din uzmanının ya da din bilimcisinin,ekran karşısında yüzlerce soruya cevap vermesi üzerine formatlanmış programlardan da fena halde gına geldi.Yahu ne kadar kendini geliştiremeyen,on yıldır neredeyse her ramazanda televizyonlarda aynı bilgiler dönüp durduğu halde ne kadar bir şeyleri öğrenemeyen ya da aklında tutamayan,ne kadar tereddütlü,ne kadar kendi dininin kurallarını bilmeyen,ve ne kadar hayattaki her şeye günah ve sevap gözlüğü ile bakmayı seven bir toplumuz!

Yüzünü Tansu Çiller’e benzetmek için ameliyat olmuş olan mankeni de,stüdyoda olmamasına rağmen,gıyabında, masaya yatırıp(kendi bilgisi ve isteği dışında)bir estetik uzmanına yorumlattılar bir de
-I-ıh!Olmamış,hiç de benzememiş!
Aman da aman,mutlu olmuşsunuzdur,benzeseydi ne olacaktı,günah günah diyip duruyorsunuz,tamam da,günahtan mı sıyırmış olacaktı?Benzeyip benzememesinin,konuyla alakası ne?
Sonra da bir dış röportaj VTR si girdiler.Adı geçen manken kızcağıza sordular,bu ameliyatı olduktan sonra,günah olup olmadığını hiç düşündünüz mü diye,kızcağız çok da güzel bir cevap verdi,kanımca
-Hayatta o kadar ciddi günahlar işleniyor ki,benim bu yaptırdığımın ciddi ciddi günah sayılabileceğine inanmıyorum ben,dedi.
Diyelim ki,günah.
Tamam da günah nedir?
Bakın şöyle bir düşünün,tüm günah olarak kabul edilen ameller,dinimizde yani,hep bir başkasına zarar veren amellerdir.
Yetim hakkı yemek,tartıda hile yapmak,yalan söylemek,zina etmek,alkol,dedikodu,gıybet,cinayet,intihar…
Bunlar hep,bir başkasına da zarar veren,hiç kimseye vermese bile en sevdiklerimizin canını yakabilecek türden günahlar.
Tamam peki vücudunun herhangi bir yerini ameliyatla değiştiren bir insanın zararı kime?
Kendisine demeyin sakın,isteğiyle ve sonunda mutlu olmak için yaptırıyor.
Ucunda mutlu olmak dışında hiçbir art niyet yok.
İkinci,üçüncü kişiye bir zararı yok.
Ha,çoluk çocuğunun rızkından keser,başkasının parasını çalarak yaptırır,o ayrı bir şey.
Yeter artık,yemin ederim mübarek Ramazan ayında televizyonları açmak içimden gelmiyor.
İnsanları,kendi psikolojileri ile baş başa bırakın ve kusurunu,eksiğini bir şekilde yamamak,kapatmak isteyen insanları bu kadar aşağılamayın.
Not=Hiç bir yerimde estetik operasyonum olmadığını söylememe gerek var mı?
Birşeyi savunmak için o şeyin kendisi olmaya gerek yok,değil mi?



13 Ağustos 2008 / tulisinkursunkalemi

>HAVANA’YA KAR YAĞARSA…

>

Geçici sakatlığım işime de yaramadı değil.
Çorba karıştırırken bile tezgah üzerinde kitap okuyan bir okuma hastası olarak,bir zamanlar,günlük koşuşturma içinde kitap okumaya zaman ayıramayışıma eseflenerek,
“Bir hastane odasında ya da hapishane koğuşunda olsam da şöyle rahatsız edilmeden uzanıp rahat rahat şu alıp da okuyamadığım kitaplarımı okuyabilsem” diye içimden geçirmedim değil hani.Eşref saatiymiş sanırım,hastane odasına ya da hapishane koğuşuna düşmedik çok şükür ama hasta yatağına düşüverdik işte.O bahaneyle hayatım boyunca en çok zevk aldığım iki eylemden birisini bol bol gerçekleştirdim.Sınırsızca kitap okudum.
Son okuduğum ve dün bitirdiğim bir kitap hakkında konuşmak istedim sizlerle.
Adı başlıkta.
Kitaplarımı seçerken genelde ya yazarına ya da tanımadığım bir yazar ise arka kapaktaki tanıtım yazısına bakarım.Bu da arka kapak yazısıyla tavlandığım kitaplardan birisi.
Genelde,farklı ülke yazarlarının kitaplarını tercih ederim kitap seçerken.
İran’ın,Afganistan’ın,Hindistan’ın,Çin’in,Japonya’nın,Rusya’nın,Brezilya’nın,Kolombiya’nın,İspanya’nın ,Irak’ın,Azerbeycan’ın Mısır’ın kültürü ,insanları,hayata bakışları,sevdikleri,sevmedikleri,acıları,sevinçleri ve kısaca yaşamı hakkında ansiklopedilerden okuyunca asla hatırımda kalmayacak kadar çok şey öğrenmişimdir bu romanlardan.Bir kültür hakkında fikir sahibi olmanın en iyi ikinci yoludur o ülkede yazılmış bir romanı alıp okumak.Birinci yolunu biliyorsunuz tabii ki o ülkede bulunmak!
Küba hakkında daha önce ne bilirdiniz?
Efsanevi devrimci,direnişçi ve sonranın bürokratı Ernesto Che Guavera?
Baskıcı Batista?
Devrimci kurtuluş adamı Fidel Castro?
Havana?Puro?
Peki ya halk?Halkının yaşayışı,alışkanlıkları,evleri,inançları,dilleri,korkuları,umutları,giyimleri,batıl ve medeni inançları,okullardaki eğitim biçimi,sokaktaki çocukların inançları ve değer yargıları?
Carlos’un beş altı yaşlarında iken hatırladıkları ile başlayan bu kitapta,Küba’da devrim öncesi yaşanan hayata,yani Batista yönetimindeki Küba’daki günlük hayata bir pencere açıyorsunuz önce.Halk arasında inanılmaz bir hiyerarşik uçurum var.İmtiyazlı ailelerin sahip olduğu haddinden fazla imtiyaz ile Regla gibi bölgelerde yaşayan fakir halkın yaşadığı sefaleti görüyorsunuz.Bir üst düzey devlet memuru olmanın ve o devlet adamının çocukları olmanın getirdiği harikulade imkanlar ile yaşayan ve çocukluğunun en gizli en teferruatlı tüm anılarını okuyucu ile paylaşan Carlos’un anıları içinde kah kahkahalarla güler kah şaşkınlıkla neler olacak diye merakla beklerken,arka planda kaçınılmaz Küba gerçeğine adım adım giden silah sesleri,patlamalar,çalkantılar içinde gerçekleşen Küba Devrimini de adım adım takip ediyorsunuz.
Bir çocuğun gözünden öğreniyorsunuz daha sonra Marksist-Lenininst bir liderin Komünist Devrimini.
Halk arasındaki uçurum bir yandan içinizi acıtmışken kitabın başlarında,daha sonra gelen komünist devrim eşitliği sağlayacak diye sevinmeniz gerekir doğal olarak ama öyle olmuyor.
Carlos’un çocuk dünyasında önce çizgi romanlar,sonra sevdikleri şekerlemeler,pastalar,CocaCola,sakızlar,gazozlar,sonra tek eğlenceleri olan filmler,havai fişekler,ayakkabılar,okullar,okul hayatı,sevdikleri,arkadaşları,ilk aşkı yavaş yavaş yok oluyor Fidel’in yeni yönetim anlayışı içinde.
Tanıdıkları sevdikleri insanlar bir gecede yok oluveriyorlar,devrime tehdit oluşturdukları ithamı ile.En zengin ile fakir aynı sırada yiyecek karnesi ile sıraya giriyorlar.Ayakkabı,iç çamaşırı,akla gelecek her türlü basit şey karneye bağlanıyor.
Sahiplerinin hapse tıkıldığı veya sokak ortasında bir duvar dibinde kurşuna dizildiği lüks havuzlu,heykelli,heybetli hayvanları ve ağaçları olan malikaneler ya devrim komitesinin karargahına ya da devrim yaltakçısı işçi bir ailenin yeni evine dönüşüveriyor.
Halkın olan kamusal bir şeye zarar verdin diye hiç yoktan hapise girebiliyorsun,yargılanmadan ve sorgulanmadan kurşuna dizilme riskin de var.
Bir gün Che,parayı kaldırdım diye bir buluşla geliveriyor.Zenginle fakir arasında hiçbir fark kalmasın kimse gizlice parasını kullanıp zenginleşmesin diye yeni devrim paraları bastırılıyor ve herkese eşit miktarda bunlardan dağıtılıyor.Herşey,her ev,her mülk,her toprak devletin eli altına giriyor.
Tipik komünizm uygulaması elbette olacak olan budur ama bir çocuğun iç dünyası can çekişirken,olayları bir de günahsız halkın gözünden görebilmeye başlıyorsunuz.
Yüzme havuzları devletin akvaryumuna,eski sinemalar terk edilmiş salonlara dönüşürken,Carlos da büyüyor ve ülkesinden göçe zorlanan ondörtbin çocuktan biri olarak ülkesini terk etmek zorunda kalıyor.Henüz on bir yaşında iken,Miami’ye giden bir uçağa bindiriliveriyor ağabeyiyle beraber.Çantalarında sadece iki takım iç çamaşırı,bir gömlek bir süveter falan gibi belirli eşyaya izin verilerek.
Çocukluğunu paylaştığı tüm arkadaşları önceden gitmiş olarak,aileleri Küba’dan çıkış izni alamamış olarak,bir meçhule,göçmen kamplarında sefalet ve eziklik içinde yaşayacakları Kennedy Amerika’sına doğru uçuyorlar.
Carlos’un bundan sonraki hayatını merak ediyorsanız ve ülkesine bir daha dönebildi mi,ailesini bir daha görebildi mi,imtiyazlı bir ailenin ülkeden defedilmiş oğlu olarak Amerika’da hayatını yeniden kurabildi mi,gerisi kitapta tabii.Alıp da okumak isteyene spoiler yapmamak için bunları anlatmayacağım.
Ama devrime,komünizme bir de ilkokul çağındaki bir çocuğun gözünden bakmak,Küba’ya ve Havana’ya hayran olmak,kertenkelelere ise daha önce hiç bakmadığınız bir gözle bakmak istiyorsanız Epsilon yayınlarının bu kitabını mutlaka okuyun.
Yazarı,Carlos Eire…(Devrim liderleri baba soyadını takip edip ileride çocuklarına kötülük etmesin diye sonradan annesinin soyadını almış yazar.)
Havanaya kar asla yağmayacak ama okurken Carlos’un yüreğine yağan karları kitabın sayfaları arasında hissedeceksiniz.
HAVANANIN YAZARI
bu adreste Eire’nin kitabındaki anıların bir çoğunun gerçek fotoğraflarını da ziyaret edebilirsiniz.Sayfayı aşağıya doğru kaydırmayı ihmal etmeyin röportaj arası bir çok fotoğraf göreceksiniz.
Ailesiyle,abisi Tony ile,ilk komünyonunda,okulda,doğumgünü partisinde kovboy kılığında,Amerika’ya ilk adım attığındaki fotoğraflar. İnanın etkisinden uzun zaman kurtulamayacaksınız.
08 Ağustos 2008 / tulisinkursunkalemi

>PLAJ ÇORABI,AJDA VE MACARLAR!

>

 

/* Style Definitions */
table.MsoNormalTable
{mso-style-name:”Normal Tablo”;
mso-tstyle-rowband-size:0;
mso-tstyle-colband-size:0;
mso-style-noshow:yes;
mso-style-priority:99;
mso-style-qformat:yes;
mso-style-parent:””;
mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
mso-para-margin-top:0cm;
mso-para-margin-right:0cm;
mso-para-margin-bottom:10.0pt;
mso-para-margin-left:0cm;
line-height:115%;
mso-pagination:widow-orphan;
font-size:11.0pt;
font-family:”Calibri”,”sans-serif”;
mso-ascii-font-family:Calibri;
mso-ascii-theme-font:minor-latin;
mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;
mso-fareast-theme-font:minor-fareast;
mso-hansi-font-family:Calibri;
mso-hansi-theme-font:minor-latin;}

Ajda’nın bacakları ulusal meselemiz olmuş durumda.
Niye ille de Ajda’nınki anlamadım.
Nükhet Duru da aynı yaşlarda aynı bacaklara sahip.
Daha doğrusu ikisi de aynı yaşta ve aynı çoraplara sahipler.
Gören göze kanıt ne gerek.
Vücut renklerine,kollarına,yüzlerine bakın fotoğraflarda,sonra bacak renklerine.
Bariz bronz renkte çorapla kamufle edilmiş bacaklar.
İnce parlak çorap giymişliği  olan her kadın o çorapları ilk görüşte anlar!)
Neyse asıl sadede geleyim.
Kısa bir tatil yaptım geldim.
Plajda tembel tembel güneşlenirken,içgüdüsel olarak( çapraz bağımın yırtık olduğu bacağımda, dizlik takmaktan dolayı oluşmuş hafif deformasyon nedeniyle), önümden gelen geçen herkesin bacaklarına baktım.
Tipik kadın güdüsü.İncele ve kıyasla! 🙂
Tam da o arada elimdeki gazetede gördüm haberi ve fotoğrafları.
Ne yazık ki plajda süper parlak ve süper ince çorapla kamuflaj yapma gibi bir şansım yok.
Üstelik bir de denmiş ki Ajda 1992 de dizlerinden estetik oldu ama bunu menisküs diye yutturmaya çalıştı falan.
16 yıldır hiç deforme olmayan ve dayanabilen bir estetik olabileceğine de inanmak güç.
Ne olursa olsun,yine de üst bacak,yani baldır, yıllara,hele yerçekiminin dayanılmaz cazibesine meydan okuyamaz ve  sarkar.
Ama çorapla bu mucizeyi varmış gibi göstermek daha basit.
Hem o menisküs saçmalığı da nedir,o ameliyatı olan birkaç kişi tanıdım hepsi de bir iki ay değnek,dizlik falan kullandılar tekrar normal yürümek için.
Ajda ile ilgili böyle bir haber hatırlayanınız var mı?
ÖNLER İYİ AMA ARKALAR I-IH
Ajdanın plajda çıplak güneş altında çekilmiş bir fotoğrafını görmeden,bence kimse o bacaklar hakkında herhangi bir yorum yapmamalı,ben de dahil.
Neden mi?
Plajda,on üçünü bitirmek üzere olan ve yaşından dolayı, önünden geçen,civarda dolaşan her dişi memeliyi göz takibine alan oğlumla beraber fikir birliğine vardık ve anladık  ki;
1-Yaşı ne olursa olsun,Türk kadınının arkadan görüntüsünde selülitin ve sarkmanın olmadığı tek bir vaka yok.Hepsine önden bakacaksın,arkalarını dönmelerine asla izin vermemek lazım.
2-Kilosu ne olursa olsun,hatta isterse 40-45 kiloda olsun,Türk kadınının arkadan görüntüsünde selülitin ve sarkmanın olmadığı tek bir hatun yok.
3-Kilosu ve yaşı ne olursa olsun,hatta selülit sıfır gibi görünse bile akşamüzeri saat dörtten sonra güneş ışınlarının bir tuhaf kırılması nedeniyle,hiçbir Türk kadını,o saatte, kimseye arkasını dönmemeli.
Çünkü o saatten sonra var olan azıcık selülit veya sarkma varsa bile,bir anda baldırları,engebeli araziye döndürüveriyor.
(BKZ.ışığın kırılması kanunları madde 1745)
SOĞUK İKLİMLERDE YAŞIYORSAN SELÜLİTİN YOK
4-Kaldığımız yere bir günlüğüne gelen ve plajı bir anda basıveren 15-20 kadar Macar kızını ister istemez gözlemlemiş ve görmüş bulunuyoruz ki,kilosu ve yaşı ne olursa olsun,güneş ışını saat kaçta vuruyor olursa olsun,şu Evropalı hatunlarda bir gram selülit yok!
Ertesi günü gördüğümüz birkaç Rus hatunda da şahit olduğumuz gibi!!!
Demek ki neymiş, ne yaparsak yapalım kendi genetik yapımızdan ve atalarımızın bize aktardığı DNA’mızdan kaçamazmışız.
Ancak ve ancak plaja süper ince çorapla gelme,mayo altına ekstra parlak çorap giyme modası yayılırsa,kendi genetik DNA yapımıza gol atabilirmişiz.
Avrupa Birliğine yıllardır alınmıyorsak,varmış işte sebebi!
Şimdi oğluma ilerde kesinlikle bir Macar kızı ile evleneceğim kararını aldırtan bu DNA ya gel de küfretme be!

16 Temmuz 2008 / tulisinkursunkalemi

>ŞİMDİ REKLAMLAR

>
Epeydir aklıma takılır durur,özellikle televizyon seyrederken…
Reklamlar!
Mantık ve reklam bir arada olmak zorunda değil,tamam.
Hedef kitleyi şaşırtmak,şok etmek,gülümsetmek,fark yaratarak akılda kalıcılığı arttırmak,reklam sektörünün doğal unsurlarıdır.
Ama velakin kim durdurabilir hedef kitlenin reklamı izlerken şöyle şöyle olsaydı diye düşünme özgürlüğünü.
İlk aklıma gelen çeşit çeşit Activia reklamları.
Hele içinde bir tanesi var ki,insan reklamın sonunu düşünüp gülmeden edemiyor.
Hani bağırsak sorunu yaşayan hatun camda kös kös beklerken,öteki hatun (hani hep torbasında activia ile gezen) cama yaklaşıp diyor ya
-Ne o evi mi bekliyorsun yine…
Sonra da hoop diye helaya gitme acil durum torbası mıdır nedir ,onun içinden activiayı koliyle çıkartıp zavallı ’’yemiş yemiş ama ….çamamış’’ komşusunun imdadına yetişiyor ya,sen de kullan diye…
Şimdi hedef kitle beklemez mi kardeşim,noter huzurunda,o activiayı yesin ve yine noter huzurunda klozete oturup,çatırt çuturt seslerle ,hedef kitleye,activianın nasıl işe yaradığını göstersin!
Kanıt yok,bişey yok,nasıl inanalım kadının rahat mutlu helaya gidebildiğine?
Her türlü kir pas ve çamaşır beyazlatma reklamında noter huzurunda çamaşır kirleri çıkartıyorsunuz da,kadının içinde birikmiş yıllık kalori deposunu niye noter huzurunda çıkarttırmıyorsunuz?
Tamam görüntüden vazgeçtik,bari noter WC’nin önünde beklesin de çıkan seslere göre tutsun noterlik belgesini!
Hem nedir Allah aşkına bu noterlerin huzurlarından çektiğimiz?Bir tanesi de reklamlarda huzursuz oynasın,di mi ya?Huzurlusu var huzursuzu var,olan var olmayan var,milletin gözüne soka soka huzurunuzla hava atmak biraz şoolmuyor mu yani?
Sonra bir de şu CocaCola içip,(hem de kallavi miktarda içip ) sonra,biraz bekleyip BRRRRRRRRRRRR diye titreme sesi çıkartılan reklam,ne kadar yanlış di mi yahu?
Normal yurdum insanı,o miktarda kolayı o şekilde,yani bir dikişte içince,benim bildiğim tek bir ses çıkartır,o da BÖÖÖÖÖÖRRRHHHKKKK şeklinde bir geğirme sesidir!
Yoksa kolalar artık geğirtmiyor mu?
Napiim ülen ben geğirtmeyen kolayı?
Geğirtmeyip sadece üşüten kolanın tanıtımı içinse bunca tantana,sittiret gitsin,meyveli soda içerim ben de!

Ha bak şimdi aklıma geldi,şu reklamlarda vazgeçilmeyen bir unsur da,hani kadının silip ovup bir türlü temizleyemediği mutfağı veya banyosudur.
Reklamın neresinden bakarsan bak ,sakildir,yanlıştır,abesle iştigaldir binaenaleyh!
Birincisi,o kadın hangi çağda yaşamaktadır da,ocağını tırnağıyla yemek kirlerinden arındırmaya,bomboş suyla veya sadece ıslak bir süngerle,kat kat olmuş pisliği çıkartmaya çalışmaktadır?Yuh’tur,vah’tır,Oha’dır!
Hayatında hiçbir markete girmemiş,hiç televizyon seyretmemiş,hiç anasından da mı bir şey öğrenememiştir?
Bu kadar sakil ve salak bir ev kadını olabilir midir?
O sakil ve salak ev kadınının, o tırnaklarıyla çıkartacağını sandığı kirler esnasında gördüğümüz ojeli ve bakımlı tırnakları nasıl bir mucizenin ürünüdür?
Kadının kıyafetleri neden hep,şu işi bitireyim de partiye yetişeceeeem daha,kıvamındadır?
O lüks,o kocaman ,devasa ve dört dörtlük mutfağı, o salak kadın, (piyasada ve sıradan herhangi bir markette bile yüzlerce çeşidi satılan yağ çıkarıcı,leke giderici ürünlerden bihaber labuş) hak etmemektedir,hedef kitle isyana garkedilmektedir!

Ha bir de Cilit Bang reklamında,yabancı reklam filmine Türkçe dublajla halledilmiş bir film vardır.Kadın, kocccamaaan mutfak dolabını açar kocaman dolapta görsek görsek ne görürüz:içerde sadece yan yana testi gibi dizilmiş üç adet Cilit Bang ürünü dizilmiştir!
İlaç için bile arasan,bir tek mutfak gerecine rastlamamaktasındır.
Zavallı fakir kadın,mutfak dolaplarına koyacak bir tek tavası,tenceresi yokken,tüm nafakayı mutfağı temiz tutmak uğruna o üç fısfıslı şişeye yatırmıştır!
Ha,o da bir şey mi,bir de ürünün nasıl bir temizlik sağladığını ve hep elinin altında tuttuğunu anlatırken,öylebir klozet gösterir ki,o görüntüden sonra bir daha yatana kadar ağzına yemek koymaz, sabaha kadar kusarsın.Sonra mutfak eviyesini,banyo küvetini gösterir kadının.Allllaaaahıııımmm!
Ulan kadın,dersin ,içinden,
Ulan kadın!!

Bunca öve öve bitiremediğin Cilit Bang’in vardı da,ne diye o klozeti ayı sıçmış,o banyo küvetini çamur banyosu yapılmış ve o mutfak tezgahlarını hayvanlar, üzerinde yemek yemiş halde pis tutarsın!
Biz seyircilere göstermek için mi?Huzurunu kaçıracak noter bulamadın da bizimle mi ispat ediyon ülen?
Ben olsam, valla billa o pisliği görünce, üzerine kusar,sonra da ,”Bakıın kusmuğumu nasıl temizliyor” diye onu da gösterirdim.Amaç ürünün güvenilirliği diil mi?
Madem elinin altında bunca güçlü bir ürün var,nedir ulan o evin hali?

Gelelim,Panda’nın Esmerim reklamına?
Dondurmanın hedef kitlesi,birinci öncelikle çocuklar,ikincil durumda,gençler,üçüncü durumda da genel halktır ve hedef sezon yazdır.Tamam,güzel.
Ama o esmerim reklamında dondurmayı yiyen hatunu görünce,sanıyorsunuz ki,birazdan altta sıfır bilmemkaçlı numaralar çıkacak ve diyecek ki,sınırsız sohbet,sıcak ve samimi kızlar,bu numarada,haydi arayın!
Esmerim,bir hatun tarafından erotik bir şekilde yalanmazsa,hedef kitle almayacak mıdır?

Ayrıca Esmerim’in hedef kitlesi kimdir?Erotik hatlar işleten telefon şirketleri mi,kocasını veya sevgilisini çocuk(!) yapmaya ikna etmeye çalışan normal yurdum kadını mı?Ha?Kim?

Şimdilerde de Arzum Onan’ın oynadığı saç boyası reklamına acccccaaayip sinir oluyorum.Annesi telefonla arıyor ve ilk söylediği şey,saçını TV de gördüm rengi hoş falan demek oluyor.Sonra da kızım boya saçını yıpratmaz mı diye soruyor,oyuncu kadına.Oyuncu lan o…

Hollywood’da yıldızlar saçlarına ne haltlar yaptırıyorlar meslek icabı,hatun saçların yıpranmaz mı diye soruyor,hee,köy kızı o,kına yaksın yeter di mi?
Sonra da fiyatını soruyor.Ba ba ba ba ba baaaa!
Haklı tabii,kızcağız üç kuruşa setlerde işçilik yapıyor sonra boya parası,saç masrafı falan,iflas eder di mi?
En angut tarafı da Arzum’un kafasını kendi boyuyormuş görüntüsü…Allahım ne kadar inandırıcı diiiiyyy mi?

Sinir katsayım yükseldi de yükseldi…Bu yazı bitmez,kısa bir reklam molası, sonra tam hiz devam.Benden ayrılmayın.

19 Haziran 2008 / tulisinkursunkalemi

>TANRIYI GÖRDÜNÜZ MÜ HİÇ?

>

Bir sure once bahçemden sözeden bir yazı eklemiştim hani hatırlarsınız. 

Şimdi yırttığım çapraz bağımdan söz eden yazılar yazıyorum.

Bağ bahçe gidiyoruz bakalım hadi hayırlısı.

Yakında bostan tarla darken hepten köy ağalığına soyunacağım gibi geliyor ama sadece sanat için soyunurum fazla da heveslenmeyin!

Kuşun kanadında,çiçeğin renginde,yeni çiçeklenen erguvan ağacının dalında,yasemin ve aslanağzı kokularında Tanrıyı gördünüz mü hiç?
Öyleyse bir sabah uykunuzdan feda edip doğa uyanırken yürüyüşe çıkın.

ÖLMENİN EN GÜZEL VAKTİ

Hayatta beni en çok hüzünlendiren şeylerden birisi de ilk bahar,yaz sabahlarında herkesler uyurken pencerelerin korkuluklarına tünemiş ama size kendini göstermeden guguuuk guuuk diye öten kumruların sesidir.
Camınız hafif aralıktır hani sabah rüzgarı odanıza kaçamak yaparken pikenizi üzerinize biraz daha sarınıp o guguuuk sesinde Tanrıyı,Allahı,Yaratanı hissedersiniz.
Herkesin yaratana hitap biçimi farklı…
Beyin uyanık gözler uykuludur hani.
İşte böyle bir vakitte ölmek isterim hep.
Annem gibi.
Ölmek için en güzel andır o.
Romantiktir.
Mistiktir.
Henüz keşfedilmemiş,uyanılmamış uykularla kirlenmediğinden bakirdir de.
Biliyorum hissediyorum ve istiyorum ki bir bahar sabahı,sabah serinliğinde,yasemin ve aslanağzı kokuları rüzgarla sevişirken ve kumru sesleri yarı açık camlardan içeri masumca sızarken gideceğim bu dünyadan.
A-ha! Ben yazıyı nasıl tasarlamıştım,o kendisi nerelere gitti.
Hadi aslanağzı kokularında bulduğumuz Tanrıya geri dönelim.

KOKUYU HAPSETMEK

Hayatta herşeyin kaydedilebileceği bir teknoloji çağında,resmin,sesin,hareketin,ışığın,karanlığın…pek çok duyusal tetikleyicinin kaydedilebileceği bir çağda, henüz insanlık çok sevdiğin bir kokuyu kaydedip sonradan koklayabilmenin yolunu bulamadı değil mi?
İşte hayatın tüm güzelliği de burda.
Kaydedemeyeceğin bir şeyi doğanın sürekli hatırlaması,yaseminin,gülün,çimenin,domates yaprağının yüzyıllardır aynı şekilde kokup durması.
Ve her kokuda senin hayattaki bir anını,bir fotoğrafı hatırlayabilmendeki güzellik.
 Vanilya kokan çocukluğun,tentürdiyot kokan yaramazlıkların,akasya kokan ilk buluşmaların,toprak kokan sokak evciliklerinin,kar kokan üşütmelerin güzelliği… Herkesin listesi farklı farklı.
Her kokuda dönüp dolaşıp Allah’ı bulmanın da ayrı bir kokusu var zihnimde.
Bağlarım zedelendiğinden beri yattığım yerde düşünüp dururken Nirvanaya falan  ulaşmadım sadece hayata farkındalığım arttı.

Bunu da feci şekilde paylaşmak ve yazmak isteğindeyim o kadar.
Hem herkesin kıyameti ve Nirvanası da farklıdır bence bu da başka bir ayrıntı.

YATARKEN…

Bu uzun uzun yatma meselesinde farkındalıklarım arttı artmasına ve üstelik de pek çok şeyin listesini çıkartma takıntısına düştüm bir de.
Mesela zihnimden,aslında hiç de önemli olmayan bazı anların hayatımda bana ne kadar mutluluk verebildiğini ayrımsadım.

Bütün bunları yapabiliyor ve hissedebiliyor olmanın aslında hayattan zevk almanın ta kendisi olduğunu bir kez daha anlamış bulunuyorum.

Yiyip bitirdiğin simitin tabakta veya masada kalan susamlarını parmaklarınla toplayıp dişlerinin arasında ezmek mesela.

Sabah uyandığında senden once birisinin uyanıp çay suyunu koymuş olduğunu belli eden o mutfaktan gelen tıkırtıları duymak.
Günlerdir seni uğraştıran sivilcenin birden kabuk yapıp düştüğünü görmek.

Sokakta yürürken rastgele karşıdan elele gelen anneyle çocuğun, yanına yaklaştıklarında ;çocuğun gözlerinde sana sempatiyle bir bakışını görebilmek ve arkanı dönüp baktığında hala sana bakıyor olduğunu tebessümle farketmek gibi mesela.

Kimselere yanaşmayan bir başka çocuğun senin kucağında uslu uslu durması mesela.

Sessizce bir gölge bulmuş uyumakta olan mahallenizin köpeğinin yanına yanaşıp torbadaki kemikleri önüne tırsa tırsa koyduğunda kuyruğunu kaldırıp yüzünüze o köpeklere has çıldırtıcı masum bakışla bakması.

Mutfak pencerene koyduğun kırıntılara alışmış güvercinin her sabah seni orada camın önünde bekliyor olması.

Denize asla giremeyeceğin yağmurlu bir tatil gününde birden havanın açması.

Eski bir ceketinin cebinde bir miktar para bulman ve sanki loto çıkmış gibi sevinmen.

Yazlık ya da kışlık kıyafetlerini artık mevsimi geldi diye gardırobuna dizerken unuttuğun bir sürü güzel giysini görüp sevinmen.

Cayır cayır sıcak bir gecede birden rüzgarın saçlarını savurarak boynundaki terleri yalayıp geçmesi.

Kocaman bir külah dondurma mesela.

Bin bir tereddütle diktiğin saksıdaki bitkinin yanlardan sürgün verdiğini görmen.

Maçta önceden tahmin ettiğin skorun tutması mesela.

 Ah Tanrım hayatta mutlu olunabilecek ne kadar çok şey var.
 Mutsuz olmak aslında öyle zor ki.

Bu yazıyı okuyabiliyorsan mutlusun.
Çünkü iki gözün de görüyor…Ya da en azından biri.

Sonra bu bilgisayarı kullanabiliyorsun,ya da bu bilgisayar senin.
Poponu koyup oturduğun o sandalyeye koyduğun popon sağlam diye de mutlu olmalısın..(Çünkü acilde kalça kırığı ile ambulanstan indirilen bir hasta görseydin her gün o önemsemediğin poponu sağlam diye öpmek isterdin.)Yarın o popo o koltuğa bir daha oturamayabilir.

Bu bilgisayarda yazıları okuyup yorumlayacak sağlıklı beynin var,yarın beyin kanaması geçirebilirsin.Mutlu olmalısın.

Aynaya bak. Saçlarını düzelt,yüzünü,gözlerini şöyle bir yokla. Ellerinden biri olmasaydı o saçları,o traşı veya makyajını,bakımını nasıl yapacaktın.Yarın ikisi de hala sana ait olacak mı?

Garanti belgesi var mı organlarının?

Duyabildiğin her ses kulaklarının var olduğuna birer delil.Gürültüden şikayet edecek misin hala?

Sivilcelerin canını sıkıyor değil mi?Ama en azından cilt kanseri değilsin,yani sivilceden ölmeyeceğin kesin,buna da mı sevinmedin.

Polyannacılık oyna biraz ne olur ki?Klişe falan ama işe yarıyor işte.

Aslında o kadar basitmiş ki her şey.

Ortopedi acilinde sıramı beklerken (Acilde sıra beklemek sadece Türkiye’ye has bir şeydir herhalde,bu da ayrı bir yazı konusu)sargılı alçılı kollar bacaklar parmaklar boyunlar gördüm yüzlerce.

Her yaştan her sosyal statüden çeşit çeşit.
Şimdi ben bu yazıyı yazarken de oralar dolup taşıyor kırıklarla,yırtıklarla,patlaklarla,kopuk uzuvlarla ve acı dolu insanlarla.

Şimdi sadece ellerinize bakıp düşünün.

 Onlarla neleri yaptığınızı… Sadece bunu bile bir kez düşünün.

Hatta bir kolunuzu arkanıza bağlayın ve bir gün boyunca tek kolunuzla günlük aktivitelerinizi yapmaya çalışın.
Hatta daha ileri gidin,bir bacağınızı dizden arkaya bağlayın ve sadece yarım saat falan günlük aktivitenizi yapmaya çalışın.
Sonra gözlerinizi bağlayın siyah bantla. Evde dolaşın,çay kahve yapın,oturun,için,yemek yiyin.

Sonra oturup bir daha düşünün.

Hayat bağlarınızın aslında ne kadar güçlü olduğunu anlamak için benim gibi,başka bağları yırtmaya gerek kalmayacak en azından.Buna garanti veririm işte.

Tanrıyı hiç kimse göremez diyorsanız hala…kalkıp aynaya bakın…
Sadece bakın…
Göreceksiniz…

Sonra camı açıp doğayı koklayın…
Hepinizin içindeki Tanrı başka kokacak eminim,ama aynı Tanrıyı koklayacağız,bunu da biliyorum.
Tanrıyı gördünüz mü hiç diye sorarlarsa,bir daha düşünün bu yazıdan sonra.
Hala “Hayır” mı diyeceksiniz ?