İçeriğe geç
21 Ocak 2008 / tulisinkursunkalemi

>AYŞEGÜL TATİLDE(Bunu okusun,bir daha Bok çıkar!)

>

*Deniz kum güneş bağımlıları.İflah olmaz tatil müptelaları.On günlük tatil için on valiz taşıyan tatil abartıkları.(Buyrun,benim!) 


/* Style Definitions */
table.MsoNormalTable
{mso-style-name:”Normal Tablo”;
mso-tstyle-rowband-size:0;
mso-tstyle-colband-size:0;
mso-style-noshow:yes;
mso-style-priority:99;
mso-style-qformat:yes;
mso-style-parent:””;
mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
mso-para-margin-top:0cm;
mso-para-margin-right:0cm;
mso-para-margin-bottom:10.0pt;
mso-para-margin-left:0cm;
line-height:115%;
mso-pagination:widow-orphan;
font-size:11.0pt;
font-family:”Calibri”,”sans-serif”;
mso-ascii-font-family:Calibri;
mso-ascii-theme-font:minor-latin;
mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;
mso-fareast-theme-font:minor-fareast;
mso-hansi-font-family:Calibri;
mso-hansi-theme-font:minor-latin;}

Tatil yorgunluğunun ardından,yine tatil gerekir, diyorum,niye biliyor musunuz?
Yaz demek,yolculuk demek.
Özgürlük demek.
Kavuşmak demek.
Uyuyan her şeyin uyanması gibi bir şey işte.
Sıkıştırılmış,konsantre bir yaşam.
Bütün bir kış boyunca hayalini kurduğumuz her şeyin üç aylık kısacık bir zaman dilimine sıkıştırılması.
Yazın rejime başlayacağım. Yazın spora başlayacağım. Yazın evleneceğim.. Yazın memlekete gideceğim. Yazın iyi bir doktor bulup tedavimi olacağım. Yazın kursa başlayacağım. Yazın ev bakacağım. Yazın evi boyatacağım. Yazın tadilat yaptıracağım. Yazın arabayı bakıma sokacağım.
Ne kadar çok şey sığdırılır,yaz hayallerinin içine. Hele benim gibi,deniz kum ve güneş tutkunuysanız,yaz gelse de şu dalgalarla bir şevişsem,kumlarla flört etsem,yaz meltemiyle kur yapsam,güneşle cilveleşsem diye hayaller kura kura tüketirsiniz koca kışı.
Televizyonlardaki en kısa güneş ve deniz sahnelerini bile büyük bir hasret ve özlemle seyredersiniz.Ta minicik bir çocukken bile,o pek sevdiğim Ayşegül serisinin en iştahla,en hevesle,en bıkıp usanmadan okuduğum kitabıydı Ayşegül Tatilde.
OTUR OTURDUĞUN YERDE AYŞEGÜL !!
Ayşegül,çarşıda,piknikte,alışverişte,okulda,sinemada,yılbaşında,partide falan da olurdu tabii ama benim için Ayşegül hep tatildeydi.
Hep orda kalmasını,şehre hiç dönmemesini dilerdim çocuk kalbimde bile. Büyüdüm de nooldu,kafamdaki Ayşegül hala hep tatilde.!
Daha sonbaharın ilk yağmurları düşmeye başlar başlamaz,kış geliyor paniğine kapılırım ve ” Ah,yaz gelse de denize gitsek” sayıklamaları, benim dilime pelesenk olmaya başlar.
Tatlı,dalgasız,açık yeşil bir denizin iyot kokusunu ciğerlerime çekerek,kıyıda cıvıldaşan kolluklu ve simitli miniklerin kahkahalarına kulak misafiri olarak,bir hamak içinde,elimde en sevdiğim kitaplardan biriyle, güneşin olanca sıcaklığı ile rüzgarın mavi kokusunu nöbetleşe üzerimde hissetmek.
“Hayat nedir?” deseler,işte o anda “Hayat budur!” derim. Hiç bitmesin,hiç eve dönüş sıkıntısı yaşanmasın.
Ne tatlıdır değil mi,o tatil hazırlıkları?
NEYİ SEVERSEN ÇABUK BİTER
Delice bir neşe ve hevesle,o malum tarihin yaklaşması beklenir.Valizler hazırlanır.
Hiç giymediğin ve giyme ihtimalinin bile olmayacağı birsürü şey,belki lazım olur diye valizlere tıkılır.
Ay şunu unutmayayım,eyvah az kalsın bunu unutacaktım derken nihayet vuslat gerçekleşir ve tatilin ilk gününden itibaren ben geriye kalan günlerin çetelesini tutarak üzülmeye başlarım.
Her batan güneş,benim için eve dönüşe bir gün daha az kaldı anlamına gelir çünkü. Her güzel şeyin sonu vardır.
Neyi çok seversen o çabuk biter.En değerli zamanlar,en çabuk geçen zamanlardır. Tatile gelirken bir çırpıda biten yol,dönerken tam bir eziyet haline gelir.Uzar da uzar.
Saatine her baktığında,bir gün önce o saatte tatilde olduğunu düşünürsün.
Şimdi plajdaydık…Aa,şimdi deniz kenarında çay içiyorduk…Şimdiyse akşam yemeğine hazırlanıyorduk,diye zamanları eşleştirmeye çalışıp durursun yol boyunca.
Tek avuntun,çektiğin güzel resimleri büyütüp te ayrıntılarıyla seyretmek için hevesleniyor olmandır. Ve…işte daha dün ayrılmışsın gibi,hiç gitmemişsin gibi hissettiren evin oracıkta seni beklemektedir ve günlerdir kullanmadığın o anahtarın kilitte dönen şıkırtısı,tüm gerçekle yüz yüze gelmeni sağlar..
EVDESİN!
Bekarsan ve tüm işleri üzerine yıkıp ,bir an önce ne kadar bronzlaştığını göstermek için can attığın arkadaşlarınla buluşmak için evden çıkarken arkandan geç kalma diye seslenen bir annen varsa,hayat daha güzeldir tabii,bunu kimse inkar edemez.
 Ama o anne sen isen……!
Dolap tamtakırdır ve ev halkı açtır. Yenilecek bir şeyler hazırlaman gereklidir.
Valizler açılacaktır.
Kumlu,nemli terlikler,havlular,mayolar ve cümle deniz aksesuarları,minik dağlar halinde çamaşır makinesinin önüne yığılmaya başlar.
Giyilmiş tüm giysiler birer birer renklerine ayrılıp,kirli sepetine doldurulur.
Yanında götürdüğün için muhtemelen eşinle tartışmana sebep vermiş olan onlarca giyilmemiş giysin de kirlilerle bir arada yolculuk yaptığı için sepete tıkılmak zorundadır.
Duşa girmek için sabırsızlanan ev halkı,şampuanım nerde,benim terliklerim çıktı mı,şortumu bulsana,yahu o pembe havlu nerde falan diye başının etini yerken,hepsinin isteklerine cevap verebilmek için çantaları valizleri karıştırıp durursun.
Ev,havasızlıktan kokmuştur,camları açmak evi havalandırmak senin işindir.
Su yoktur,sucu aranır.Ekmek yoktur,dolap tamtakırdır.
Çamaşır makinesi vır vır dönerken,o çamaşırların asılması için balkonu yıkamak icabeder.
Bir yandan atıştırmalık bir şeyler hazırlamaya çalışırsın.
Yerlere istemesen de valizinin altına yapışan kumlar,tozlar dökülmüştür.Bir yandan elektrik süpürgesi açılır.
Aç tatilcileri doyurmak için sofraya çağırırsın bu kez de makine durmuştur,çamaşırlar biran önce asılmalı ki,makineye yeni çamaşırları doldurabilesin.
 Onlar karınlarını doyururken,için rahat etmez,valizleri silip temizlemek ve bir an önce ortalıktaki bu dağınıklığı kaldırmak istersin.
Çamaşırlar asılır.Balkonda,camda bir iki tanıdıkla tatil dönüşü muhabbeti yapılır. Şampuanlar,kremler,taraklar ve benzeri bir sürü bakım aksesuarı banyodaki yerlerine yerleştirilir.
BİTMEZ ANACIM BİTMEZ
Bitti mi? Hayır!
              BİTER Mİ SANDIN?
Ertesi gün o balkonu aşağıya göçürtebilecek kadar kalabalık çamaşırları toplarsın.
Tek tek katlanır,ütülenecekler bir tarafa ayrılır.Ütü yapmak için akşam serinliği beklenir.
Bu arada,camları kapıları açtığın için eve doluşan toz toprak gözüne batar.
Harıl harıl toz almaya başlarsın.Araya bir de kendi duşunu,banyonu sıkıştırırsın.
Dün akşam uyduruk yemek yediniz ya,yol yorgunluğu,artık bu gün iyi bir şeyler yapmak lazım.
Bir koşu markete gidersin.Akşam yemeğin ocağa konulduğunda,sen sırtındaki veya belindeki ağrıyı yeni fark edersin.Ama oturamazsın ki,yarın iş başı,bir yığın ütü seni bekler.
Hele akşam yemeği aradan bir çıksın da.Şu banyoyu da bir temizlemek gerek,yerler hala kum içinde…
Nasıl? Tatilden dönmüştünüz değil mi?
Sözde bütün bir yılın yorgunluğunu atacak,dinlenecektiniz? Dinlenebildiniz mi bari?
Yoksa bu tatil dönüşü yorgunluğunu atabilmek için yeni bir tatile mi ihtiyacınız var?
Bunun hakkından yeni bir tatil gelir ancak mı diyorsunuz? 
Boşaltmak için canınızı çıkardığınız onca ıvır zıvırı, onca eşyayı,yeniden o valizlere tıkmayı gözünüz kesiyorsa ve hatta bir hafta sonra tüm bunları yeniden yaşamak sizi hiç mi hiç korkutmuyorsa,siz Ayşegül Tatilde serisinin baş kahramanısınız.
Benim için hep orda kalın olur mu? 
Kapris Hanım’ın Tatil Düşleri‘ne de bir göz atın.
Hayırlı yolculuklar,iyi tatiller hepinize!





21 Ocak 2008 / tulisinkursunkalemi

>GERCEK DOSTUNUZ KIM?

>


*Yalandan kim ölmüş? Bunun cevabı o kadar basıt ki! Elbette ki hepimiz parça parça ölüyoruz yalanlar duyarak ve yalanlar atarak.O kadar yavaş ölüyoruz ki hem de,ölümü bile yalanlıyoruz aklımız sıra.

Bazen beyaz yalanlar söyleriz sevdiklerimize onları üzmemek kırmamak adına.Fikrini,giysisini,yeni saçını,çocuğuna davranışını falan filan…beğenmeyiz ama kırmak ta istemeyiz,susarız.Beğenmiş gibi yaparız.Yanlışını söylesek düzeltir,daha iyi olur diye düşünmeden önce,aman bana küsmesin,darılmasın endişesiyle,o bembeyaz yalanlar içinde,farkında olmadan kara kara yaralar açarız dostluklarımızın içine.

En çok sevdiklerimizin yalanları ve sevmediklerimiz gibi davranıyor olmaları yaralar bizi.Bir haykırabilsek oysa.Bir açıklayabilsek tüm dünyaya sevmediğimiz her şeyi.Seni seviyorum ama şunu şunu yapmandan hiç hoşnut değilim diyebilsek.Diyebilirken gözlerinin içine dümdüz ve hiç köşelere sapmadan bakabilsek.Dost acı söyler düsturuyla,acı da olsa gerçeği,sevdiğimiz insanı kırmak pahasına söyleyebilme yürekliliğini gösterebilsek.Onu kaybederim diye korkmadan,onu yalanlardan kurtarmak adına tüm yalanlara nokta koyabilsek.
Kral Çıplak diye bir kez bağırabilsek.
Dost kara günde belli olur diyor atalar.

Nedir ki kara gün?
Parasız kalışımız mı?
Hastanelere düşecek kadar sağlıktan yoksun oluşumuz mu?
En sıkışık ve en naçar anda çocuğumuzu emanet edebileceğimiz birini arayışımız mı?
Evimizin yıkılması,sevdiklerimizin ölümü?Eşimizden ayrılmamız,çok önemli o sınavı veremeyişimiz?
Işten atılmamız?Patrondan azar işitmemiz?Borçluların kapıda birikmesi?

Oysa ne kadar da basittir üzülmüş gibi yapabilmek.!

Gözlerini devirirsin,kaşlarını çatarsın,sus pus kesilirsin,biraz canı sıkkın gibi davranırsın,olur biter.Hatta azıcık ta tiyatro,piyes falan tecrüben varsa çocukluktan kalma,okul yılları mirası falan,ağlayıp sızlamalara bile katılabilirsin birkaç damla göz yaşı efekti eşliğinde.
Al sana bal gibi kara gün dostu.!
“Aman aman falanca da ne kadar üzülmüştü gördünüz mü?Demek gerçekten de dostummuş o benim!”

Bizim için harbiden üzülen ile üzülmüş gibi yapan arasındaki farkı nasıl ayırabileceğiz?

Çok ama çok mutlu olduğunuz bir gün lazım size.O kadar gururlu ve o kadar mutlu olmalısınız ki, gerçek dostunuzla yani asıl kara gün dostunuzla,sahte gözyaşı çetesi dostlarınızı birbirinden ayırabileceğiniz gün o gündür işte.
Gerçek sevinç ile sahte sevinç hemen kendini belli eder.Altınla gümüşün yan yana durması gibidir.Siyah iple beyaz ipin birbirine dolanması,gece ile gündüz gibi.Çünkü hiç kimse,ama hiç kimse,gerçekten sevinmediği,hatta için için kıskanıp fesatlandığı bir olaya sizin kadar sahi,sizin kadar içten sevinme rolünü beş dakikadan fazla sürdüremez.
Gözlerinin içine,taa içine bakmanız yeterlidir.Çünkü iddia ediyorum ki hayatta,gözlerin içindeki ışıltı kadar taklit edilemez bir şey daha yoktur!

Gerçek dostunuz, gözlerindeki gerçek ışıltıyla katılır sizin sevincinize, mutluluğunuza.Sizin adınıza en az sizin kadar sevinmiştir.
Çünkü ancak gerçek dost sevinir; dostunun başına gelen iyiliğe.
Ancak gerçek bir dosttur; sizin ilerlemenizi ,gelişmenizi bile kendine bir gurur kaynağı olarak gören.

İşte O,sizin kara günde de yanınızda olacak kişidir.Sizin yanınızda sizden çok ağlayıp dövüneceği yerde,çözüm üretmeye çalışan,çare bulmaya,sizi bir an bile olsa gülümsetebilmek için elinden geleni yapmaya uğraşan kişidir.Bırakın dövünsün,vah vah etsin,sizden önce,sizden daha çok ağlayıp sızlansın sahte gözyaşı çeteleri.Siz Onun elini tutun.Onu buldunuzsa bırakmayın,derim.Kraldan çok kralcıları bir tarafa koyun gitsin,kral çıplak diye bağırabiliyorsa içlerinden birisi ve bunu sizi incitmeden yapabiliyorsa,ona küsmeniz pahasına bile doğruyu dosdoğru,kıvırmadan,saptırmadan söyleyebiliyorsa, O’dur işte,

Bin Cefalar Etsen Almam Üstüme,diyebileceğiniz kişi.Ya da:

Tatlı dillim,güler yüzlüm,Ceylan gözlüm
Gönlüm hep seni arıyor,neredesin sen?
Diyebileceğiniz kişi…

Etrafımıza beyaz yalanlar söylerken düşünmek lazım.Bir gün bu bembeyaz yalanlar bana kapkara günlerde dostluk olarak dönebilecek mi diye?
Etrafımızdaki tüm gözlerin sevinçle ve mutlulukla ışıldayacağı bir dünya kurmak belki de zor değil.Önce kendi gözlerimizi kontrol etmekle başlamalı işe.
Bir sevdiğimizin mutluluk haberini aldığımızda koşup aynaya bakmalı.Gerçekten ışıldıyor mu gözlerimiz?Gerçekten mutluluk parıldıyor mu taa içerlerde bir yerlerde?
Bunu ona da göstermek için belki de yarın çok geç.
Yalanın pembesi,beyazı,yok çünkü.Yalanın tek rengi var,o da dünyayı,söyleyene de söylenilene de zindan eden siyahtan başka bir şey değil.
Yalana kılık değiştirten beyazı istemiyorum.O beyazı giymektense çıplak dolaşmayı tercih ederim.Elbet bir gün bana da çıplak olduğumu haykıracak birisi çıkacaktır.

(Tuliş…sakız çiğnerken de düşünebilen kadın…)

21 Ocak 2008 / tulisinkursunkalemi

>GIZLI NUMARA

>
Eşim dostum bilir.Asla ve asla gizlenmiş numaralardan aranan telefonlara bakmam. Bir insan durup dururken numarasını neden gizler?

Önceki yazılarımdan az çok anlamışsınızdır,kişinin özel hayatının mahremiyetine saygısızlığa ,ansızın ve düşüncesizce telefonla ya da çat kapı ile rahatsız edilme durumlarına ne kadar şiddetle karşı olduğumu.

Eşim dostum bilir.Asla ve asla gizlenmiş numaralardan aranan telefonlara bakmam.
Bir insan durup dururken numarasını neden gizler?

“Benim numaram görünmesin,ama ben senin numaranı istediğim gibi tuşlayayım.Yani ben kimi aradığımı bileyim,böyle bir özgürlüğüm olsun ama sen; çalan telefonunun ekranına baktığında kimin aradığını bilme!”

Her zaman yakınıp durduğum teknolojik çözülmelerin de bir sonucu olsa gerek bu.Insanlar artık sanal ortamlarda kendilerini gizlemeye o kadar kaptırmış durumdalar ki,ke
ndi isteğiyle numarasını verdiği,kendi telefonuna da numarasını kaydetmiş olduğu kişiyi bile gizlenmiş bir kimlikle aramakta hiçbir beis görmezler.

Bu şuna benzemiyor mu;Kapıyı çalıyorsun ve gözetleme deliğinden senin kim olduğun anlaşılmasın diye yüzünü gazete kağıdıyla kapatıyorsun.Kim o sorusuna bile cevap vermiyorsun.Bekliyorsun ki kapı açılsın.Eeee? Açtı diyelim,noolacak? Görmeyecek mi senin kim olduğunu?
Neden gizledin kendini en baştan o zaman?

HAYATTAKI GİZLİ NUMARALARIMIZ
Hayatta hepimizin gizli numaraları olmuştur.Gençlik yıllarımızda anne babadan gizli kaçamaklarımız,öğretmenlerimizden,okul yönetiminden,patronlarımızdan,arkadaşlarımızdan gizlediğimiz bir takım numaralar döndürmüşüzdür elbet.Tabii ki bu bizim en doğal hakkımız.Her şeyi herkesle paylaşmak zorunda değildik ya! Gayet tabiidir ki birilerinden gizli bir şeyler yapacaktık.Yaptık ta!

Belki gizlice sevdiğimizin yanına koştuk,gizlice bir takım onaylanmayan aktivitelerde bulunduk kendimizce,ya da gizlice yalnız başımıza kalmak için boş sahillere attık kendimizi.Ama tüm bu gizlilikler içinde biliyorduk ki bunları yaparken kimseyi taciz etmek,kimseye zarar vermek,kimsenin ardından dolap çevirmek için yapmıyorduk.Kendi özelimize ait bazı özel şeyleri yaşamak içindi tüm bu gizli numaralarımız.

Sonra zaman değişti.Insanlar da tabii.

Kendimizin farkında bile olmadan teknolojinin sinsice hayatımıza sızdırdığı SANAL denilen bir dünyaya akıverdik.Önce garipsedik,ayrımsayamadık.Biz aslında kimdik ve kim gibi yapıyorduk?.Sonra nickler girdi hayatımıza

.Hatta daha ileri gidip HACK’ler sokan oldu yine hayatına.Gizli bir şeyler yapmanın dayanılmaz zevki çıkartıldı son damlasına kadar.Karşında bir ekran,parmaklarının altında bir klavye ve işte dünya senin kim olduğunu bile bilmeden sen o dünyada gezen bir hayal kahramanı!

Gençlikte çevrilen tüm numaralar;gizli mektuplar,gizli buluşmalar,gizlice gidilen sinemalar,gizlice kaçılan okullar…Hepsi ne kadar da masum kaldı şöyle bir bakınca uzaktan.
Hayatımız artık tamamen gizli numaralar üzerine kuruluverdi ve biz sanki bunları hiç yapmıyormuşuz gibi arkamızdan çevrilen numaraları öğrendiğimizde isyan ettik,küplere bindik.Dürüstlük belki bizi,asıl kimliğimizi çoktaaan terk etmiş olsa da farkına bile varmadan,sanal dünyadaki tüm gizlerimizi görmezden gelip,gerçek dünyanın dürüstlüğüne taktık kafayı.

Yazılarımda kullandığım bu birinci çoğul şahıs zamiri,yani BİZ kelimesi,okuyanlarımı şaşırtmasın.Bu kelimeyi tüm insanları simgelemek için,(hey siz dünyalılar ) kullanmaktayım.

Yoksa hayatta tahammül edemediğim bir şeydir gizli kimliklerle gizli işler çevirmek.Sadece güvenli olmayan bir sanal dünyada gerçek kimliği sanal saldırılardan korumak uğrunadır kullandığımız nickler.Kimseleri kandırma,aldatma uğruna değil.(Yazar, imajının yanlış anlaşılmaması uğruna savaş vermekte,bu satırlarda)

HEPİMİZ GİZLİ NUMARALAR ÇEVİRDİK HAYATA KARŞI

Gizli numaralarımızdan sıyrılmak mümkün değil.Ne yapıyorsun,sorusuna gerçekten ne yaptığımızı söyleyerek cevap verdiğimiz kaç an vardır ki?

-Ne yapayım şekerim,bizim herifle kavga ediyorduk şimdi,sen aradın.
-Ayol ne yapacağım,banyodan yeni çıkmıştım,aynada göbek ve baldırlarımdaki yağları tiksinerek seyrediyorken,sen aradın.
-Valla ne yapalım işte,ay sonunu nasıl getirecez diye eşimle kafa patlatırken,telefonum çaldı işte.

Durumumuzu saklamamız gereken mahremiyetlerdir bunlar.Karşımızdakini ilgilendirmeyeceğini düşünerek,söylemeyiz.Bizim özelimizdir.
Ama karşımdaki beni gizli numaradan arıyorsa,O,daha en başından aldatma,kandırma,gizleme eylemine girmiştir.Ustelik te kendi isteği ve iradesiyle aradığı halde.

Gizli numaralar ve maskeler hayatın bir gerçeği.Gizlenmiş numaraların ardındakilerle muhatap olabiliyorsanız,siz tüm gizli numaraları baştan kabul ediyorsunuz demektir.Sonradan ben oynamıyorum,sen bana hile yaptın demeye hakkınız var mı yok mu bir düşünün.

Maskelere gelince… Hayatımızdan defetmek,tüm maskelileri pirincin içindeki siyah taşlar gibi ayıklayıp atmak maalesef mümkün değil.Maskelerin arkasındakileri acı çekmeden öğrenmek te öyle.
Konfüçyüs ya da Budha”ya ait bir söz vardı hafızamda kalan;

” Pirincin içindeki siyah taşlardan değil,asıl beyaz taşlardan korkun.Yerken dişinizi kıracak kadar gerçekmiş gibi dururlar.”

Işte asıl aldatmak diye ben buna derim.!

(Tuliş…sakız çiğnerken de düşünebilen kadın…)

21 Ocak 2008 / tulisinkursunkalemi

>KAN RENGİ BAYRAM TATLISI

>


BU YAZIYI RAMAZAN BAYRAMINA BİR KAÇ GÜN KALA GÜNEYDOĞU’DA ŞEHİT EDİLEN MEHMETÇİK’E İTHAFEN YAZIYORUM…

Sene 1987…Ağabeyim asker…

Annemle babamın tek oğlu,ablamla benim biricik ağabeyimiz.

Uzakta,sınırda yapıyor vatan görevini.Şartları zor ve ağır.Bazen yemek vakitlerini kaçırıyorlar tatbikat yüzünden.Birliğe döndüklerinde,açlıktan kantine saldırıyorlar.

Ne bulurlarsa o.

Ekmeğin arasına bayat baklavaları koyup yediklerini anlatıyor.

Normal zamanda,etliyi sütlüyü beğenmeyen nane molla,yemek seçen ağabeyim,vatan görevinde,önüne geleni süpürüyor.

O anlatıyor,biz gülüyoruz,içimiz cız ederek.

Annem,o askerden sağ salim dönene kadar,evde onun sevdiği hiçbir yemeği pişirmiyor.

Boğazından geçmiyormuş.Dolayısıyla,ailecek vatan görevi yapıyoruz,zorunlu diyetle.

Ağabeyimin askerliğinde,dört bayram geçiyor.

Ama hiç biri bayram gibi değil.

Annem,bayram arifelerinde,gece yarılarına kadar,hamur işleriyle uğraşırdı,normal zamanda.Misafirlere ikramlık börekler hazırlanır,yine ikramlık şekerpareler,kalburabastılar,revaniler…

Bir de çocukluğumdan beri hiç aksatılmadan pişirilmiş o anasonlu,çörekotlu, bayram çörekleri.Tam on sene olmuş onunla beraber çörek kokusu hayatımdan gideli…

Bayram boyunca neredeyse eve ekmek girmezdi,o kadar çok hamurişi olurdu ki kimse yemeğin yanında ekmek yemek ihtiyacı duymazdı,hatta kimse yemek yemezdi.

Etli nohut,yayla çorbası,pilav,tavuk ve salata,bayram menüsünden hiç eksik olmazdı.

Annemin “Daha bayram bitmedi, bitirmeyin şunları,” diye söylenmesine rağmen gizli gizli ağza tıkılıp kağıtları gizlenen çikolatalar,badem şekerleri,ne yapılır edilir,vitrinin üzerinden veya gardırobun gizli gözünden aşırılırdı ille.

Tütün veya limon kolonyası dururdu dantel örtülü masanın üzerinde. Evin her yeri yıkanıp ütülenmiş tüllerin yumuşatıcısı ile buram buram kokarken,biz çocuklar,bir gelen olsa da şeker tutarken,bir tane de biz aşırsak diye beklerdik kapı çalmasını.

Sokağa bayramlık elbiseni giyip de çıktığın o an vardır ya hani.Ne giyeceğini sır gibi saklarsın arkadaşlarından,bayramda görsünler diye.Hele bir de onu kirletmemek gibi ulvi bir görevin vardır,bayram boyunca.

Ayakkabın lekelenir ağlarsın,eteğin kırışır,arkadaşına bağırırsın… Misafirliğe gidilen evlerde,ikram edilen şekeri,çikolatayı,bir taneden fazla almaman tembihlenir evde.Koca şekerlik önüne getirilir,sen içinden hangisini seçsem diye bakınırken,kafana kolonya dökülür ev sahibi tarafından.Neymiş çocukların başına dökülürmüş.

Geceden kağıtlara sarıp kıvırdığın saçlar rezil oldu,iyi mi?

Bütün bu güzellikleri,bütün bu kokuları,bu fotoğrafları biriktirirsin aklının bir dosyasında,bayramlarla ilgili.

Sonra bir gün bakarsın,bir bayram sabahı,evden birilerinin eksikliğinin capcanlı,madde gibi ağır ve belirgin hissedildiği bir sabah,anlarsın ki artık çocuk değilsin.

Birilerinin yokluğunu hissedebiliyorsan yüreğinde,artık çocuk değilsin.

Ağabeyin odası ,sanki o hala ordaymış gibi temizlenir her gün,bayram şekeri koyulur anne tarafından yatağının üzerine.Onun sevdiği tatlılar pişmemiştir o bayram.

O yok diye,onun bayıldığı o anasonlu çörek kokusu da yoktur arife günü ortalarda.Kurudur bayramlar artık.

Yavandır.

Bütün gün annenle,babanla beraber beklersin telefonunu.

Sonra saatler geçer,dersin ki herhalde tatbikattadır.Akşama arar belki…

Bu bayram,onlarca evin mutfağında ,bayram tatlısı pişmedi,pişirilemedi.

Bu bayram,onlarca annenin,sevdiği yemek,bir daha hiç yiyemeyecek olan şehid evladın boğazından geçemeyeceği için pişirilmedi, belki bir daha hiç pişmeyecek.

Bu bayram,o evlerdeki çocuklar,şeker yemenin,çikolata aşırmanın tadını tadamadılar.

Bu bayram,o evlerdeki çocuklar,büyüdüklerini anladılar.

Bu bayram,bayram tatlısı pişen evlerdeki insanlar bile yedikleri tatlının içindeki zehirin farkına vardılar.

Bu bayram,tatbikatlardan hiç dönemeyen,akşama hiç evini arayamayacak olan Mehmetçiklerin evlerine tatlı bırakmadan geçti.

Şeker bayramı,KURBAN bayramına dönüştü,hep öyle kalacak o yüreklerde.

Annemin bayramları,iki seneliğine iptal olmuştu ağabeyim dönene kadar…

O annelerin yürekleri bir daha hiç bayram yapamayacak.

O annelerin bayram sabahları şehitliklerde başlayıp bitecek bundan böyle.

Güzel yurdum.Güzel vatanım.Güzel ülkem. Güzel bayrağım.

Uğruna kanlar aktıkça rengin hiç solmayacak biliyorum ama…

Bayrağı kıpkırmızı olan hangi ülke teröre bu kadar vatan evladının kanını akıttı,onu da merak etmeden geçemiyorum.

Annem,yattığı yerden,o evlatlar için de ağlıyor biliyorum.

O evlatlara ağlamak için ille anne olmak gerekmiyor.

Insan olmak yeterli.

Insan olmak zor.

Insan olmak,ne yazık ki kanı durdurmuyor.

Insan olmak,kan akıtıyor.

Insan olmak can acıtıyor.

Dünyada,açlıktan başka bir sebepten,hemcinsine saldırıp yok eden başka bir canlı yok insan dışında.

Insan olmak,bazen utandırıyor.

Insan olamamaksa acıtıyor.

Insan olmak ile insanlıktan nasip alamamak arasındaki fark,evlere kara haber olarak düşüyor.

Bayram gelmiş neyime… Kan damlar yüreğime…

Bir yerlerde,o kan damlaları için zafer kadehleri tokuşturulurken, annelerin bayram şekerlerine kan damlıyor.

Eledim eledim höllük eledim

Aynalı beşikte canan bebek beledim

Büyüttüm besledim asker eyledim

Gitti de gelmedi canan buna ne çare

Yandı ciğerim de canan buna ne çare

Kalk Türkiye kalk. Bayram namazı değil,cenaze namazı kılınıyor…!

Buna ne çare?.

21 Ocak 2008 / tulisinkursunkalemi

>EVLI KADINLAR DONDURMAYI NASIL YER?

>

Bir süre önce, Hürriyet gazetesinde,oldukça kilolu olup da sonradan Doktor Muzaffer Kuşkadaryediren(!) beyefendinin diyetiyle nasıl kilo verip,manken gibi görünmeyi başardığını anlatan bir genç kızın,her beş cümlede bir “Kiloluyken evli kadınlara benziyordum” diye bir laf etmiş olması oldukça dikkat çekiciydi.
Bunu üzerine basa basa,ritmik olarak tekrar etmesinin altında kesin gizli bir mesaj var diye düşündüm önce.
Bu Doktor Muzaffer Kuşkadaryediren beyefendinin,bir de zayıflama kampı vardı malumunuz.Bir kaç kişi açlıktan,yorgunluktan ve bitkinlikten terki diyar eylediği için zayıflama merkezi kapatıldı.(Evet Türkiye’de bu tür iyi gelişmeler de olabiliyor)
Zamanın birinde,bir tanıdığım,dünyanın parasını dökerek bu merkeze gitmişti.
Evet kilo vermiş olarak döndü ama,anlattıklarına bakılırsa,buzdolabına yemek,cebine de para koymadığı takdirde ve günde beşer kilometreden sabah ve akşam o kadar yol teptiğinde,sıradan yurdum insanının da bedavadan üstelik,daha fazla kilo vermesi bile mümkündü.
Ama başınızda eğitimli ve tıp okumuş bekçileriniz olunca,insanın daha bir hevesle para harcayası geliyor herhalde ki,bilumum kalça ve göbek yağı stoğu yapmış ünlüler,harıl harıl buraya akın ediyorlardı.
Mevzuyu dağıtmayalım,işte bu evli kadınlara benzediği için kilo vermeye karar veren kızımıza sanıyorum bu cümleyi iki şey söyletmiş olabilir.
Bir; Kızı iyi bir reklam pazarlama uzmanının eline verirsin ve bu uzman,kıza söyleyeceği cümleleri ezberleterek,hem Doktorun gizli reklamını yaptırır bilinçaltından…
Hem de evli ve şişman kadınların yine bilinçaltını uyarıp,”Evliyim ve şişmanım” kompleksi yaratarak,alttan alttan bu merkeze gitme ve zayıflama güdüsü oluşturur.
İki; Kızcağız çevresine bakıp bakıp,evli barklı bütün hatunların 3G’ sinin,yani göbek-göğüs-g.t  bölgesinin evlilik süresine orantılı bir şekilde genişlediğini görmüş ve kendisi evli olmadığı halde neden bu hatunlar ile aynı genişliğe sahip olduğunu bilinçaltından merak etmiş ve sırf bu yüzden sokakta evli sanılıp,olası kısmetlerinin kapandığına kanaat getirmiştir.
“Hele bir kilo verip,koca bulayım,sonrasında nasıl olsa,aldığım kilolar hoşgörülür,ne de olsa evli olucaaaam!”
Ha bir de üçüncü ihtimal  var ki,kızcağız tamamen doğuştan embesil olabilir…diyceem ama o azimle o kadar kiloyu verdiğine göre bu ihtimali şimdilik göz ardı ediyorum.
 
EVLİYİM MUTLUYUM DERNEĞİ
Biliyorsunuz ülkemizde,sekreterlerle ilgili kötü bir karakter oynasa bir filmde veya dizi filmde,sekreterler birliği ayağa kalkar,yapımcıyı,yönetmeni protesto eder.
(Bkz;Hülya Avşar başrolündeki Sekreter filmi)
Kötü kapıcı oynasa,kapıcılar derneği kazan kaldırır.
(Bkz;Ercan Yazgan’ın hayat verdiği Kapıcı Cafer tiplemesinin yer aldığı Bizimkiler dizisi)
Hamamda bir faaliyet filme alınsa,hamamcılar tas kaldırır,kese eylemi yapar
(Bkz;Mehmet Günsür başrolündeki Hamam filmi)
Bir popçu literatürde gerçekten de var olan bir deyimi,Bakkal müziği deyimini kullandı diye bakkallardan özür diletilmek durumunda bırakıldı.

Lafı nereye getirdiğimi anladınız siz,işte diyorum ki,hani nerde evli kadınlar derneği,evli kadınları yaşatma,iyileştirme ve güzelleştirme dernekleri?
“Evliyim ama mutluyum” , “Yaşasın evli kadın olma baskısı” gibi adlarla kurulması muhtemel derneklerimiz?
TÜRKİYEDE KADINLAR İKİYE AYRILIR…AMA BACAKLARINDAN
Türkiyede,kadınlar ikiye ayrılmıyor mu medeni hali bakımından?
Evliler ve evli olmayanlar diye? (Bu medeni hal de ne demekse…parmağındaki yüzüğün varlığı ile yokluğu,eşittir medeniyet)
Hani evli olanların dernekleri,birlikleri,toplaştıkları kurumlar nerde?
Şimdi bu lafın altında kaldık mı yani?Kapıcılar,sekreterler,hamam tellakları ayağa kalkıp kendilerine laf söyletmezken,bir tek evli kadından tık çıkmaz mı kardeşim?
Paneller,toplantılar,basın bültenleri falan yapıp ortalığı ayağa kaldırmayacak mıyız?
O lafı o kıza yedirtip,canlı canlı yayınlarda,kıza “Türk Halkından ve tüm evli kadınlardan özür dilereeaam” dedirtmeyecek miyiz?
Pööh! Yazıklar olsun bize öyleyse.Karısını aldatıp ta videoları basına çıkan ünlü adamlar bile,karılarından önce, Türk Halkından özür diliyorken bu ülkede! Türk halkı incinmesin sonra?
 MİLLİ EĞİTİMİN BİLMECE ANLAYIŞI
Milli Eğitim Bakanlığının okullarda okutulabilecek 100 seçme eseri içinde bir bilmece kitabı da var “Türk bilmecelerinden seçmeler” diye.
Bu kitaptaki bilmecelerden bir tanesi ne biliyor musunuz?
“Plajda üç kadın dondurma yiyorlarmış.Biri dondurmayı ısırarak,biri emerek,biri de yalayarak yiyormuş.Bu kadınlardan hangisi evlidir?”
Bunun adı Türk bilmecesiymiş. Sen ucuz ve bayağı Amerikan esprilerini al,tavsiye edilmiş bir kitabın içine koy,sonra da adını Türk Bilmecesi yap.
Hani şu bilmece bildirmece,dil üstünde kaydırmaca diye masum masum çocukluğumuzun sıkıcı gecelerini süslediğimiz Türk bilmeceleri gibi yani.
Diyorum size diyorum…yok bu ülkede bir evli kadınlar derneği.
Çıkartacaksın bir tane, evli kadınları tanımlama bildirisi;bu kıstasları karalayacak,rencide edecek,ayaklar altına alacak sataşmaları,konuşmaları,söylemleri caaart diye vereceksin mahkemeye.
Çatır çatır da özür dileteceksin Türk Halkı’ndan.
Oldu bitti işte!
Ne demekmiş kardeşim,şişmanken evli kadınlara benziyordum.
Türk kadını zayıftır!
Hatta doğum yaptıktan bir ay sonra eskisinden daha bile zayıf olur.Hatta hatta gelinliğini yıllar sonra giydiğinde,gelinlik üzerinde çadır gibi durur,o derece!!!
Ne demekmiş,sesli gülme,bikini giyme,sen evlisin falan?
Türk kadını gülmez ki! 
Türk kadını denize bile girmez!
Ne demekmiş dondurmayı yalamak,emmek falan…
Türk kadını dondurmanın yanından bile geçmez ülen!!! İlle yiyecekse,kasede eritir,kaşıkla çorba kıvamına getirir öyle yer.
Hatta evladına  külahtakini yedirip,külaha akmış olanlarla yetinir!
Yarından tezi yok başvuruyorum valiliğe derhal bir evli kadınlar dayanışma derneği açmaya.
Şişmanlamaya baladıysanız,saçınızı evlendikten sonra en az bir kez sarıya boyattıysanız,parmağınızdaki alyans dondurmayı yalayarak yemenizi engelliyorsa ve bikini giymek evli kadını bozar lafını en az bir kez işitmişseniz,ne duruyosunuz,dernekte yeriniz hazır.Türk evli kadınının ta kendisisiniz!!!
Hadi!
Dippas sos=Bilmecenin cevabı; Parmağında alyansı olan!
21 Ocak 2008 / tulisinkursunkalemi

>MUSAITSENIZ AKSAM CAYA GELECEGIZ

>


Eve akşam çayına misafir geleceği zamanlar,mutfakların kadınlar için nasıl bir ceheneme dönüştüğünü çok yakından ve sık sık yaşamış bir fani olduğumu söyleyerek başlamak istiyorum.

Yemekli misafir asla zor değildir,öyle olduğunu iddia edenlerin aklına şaşarım.Ve şaşanları da yürekten desteklerim.
Niye mi?

Yahu bir kere, sen zaten evine akşam yemeği pişireceksindir.Misafirin yemeğe gelecekse ,biraz daha özen gösterir,çeşidi arttırırsın olur biter.Üstüne bir de kahve,bitti gitti işteeee!
Ama çay misafiri öyle mi ya?

Önce ev halkının yemeğini pişireceksin.Sonra çaya gelenleri,ağırlamak için önce sofranı toplayacaksın.Bu arada,”Hadi çabuk yiyip kalkın,şimdi gelirler” cümlesini ikide bir söyleyeceksin ki ev halkının yemeği boğazına bir güzel dizilsin.İkinci tabak pilav isteyen kızını ya da oğlunu azarlar gibi bakarak şöyle bir süzüp,tabağı elinden alıp,”Hadi bittiyse git ellerini yıka,aman temiz havluyu kullanma,lavaboyu da kirletme!” diye sofradan neredeyse kovacak,kocanı da “Sen hala üstünü değiştirmedin mi!?” diye paylayacaksın.

Sonra mutfağa geçip,evdeki bilimum un, şeker, yağ ,vanilya ,karbonat, peynir, pudra şekeri,yoğurt, süt ,blender, mikser,tepsi,kalıp… vb.malzemeyi mutfak tezgahına yayacaksın.Mutlaka bir tuzlu bir tatlı hazırlanacak en azından.Yani o kadar haber verip te geliyorlar,tutup ta pastane mamulatıyla ağırlayamazsın değil mi?

Asıl büyük mesele tatlı olarak, kek mi kurabiye mi yapacağına, sabahtan beri bir türlü karar verememiş olmandır.Ya kek kabarmazsa ve üstünden silindir geçmiş pizza hamuruna dönerse?Ya kurabiyeler uçaksavar mermisine benzerse?

Ha bir de poğaça mı börek mi meselesi vardır?Hala bu kelimenin ,pohaça,bohaça,poğça,boğça,bohça şeklinde telaffuz edilen türleri de vardır amma velakin doğrusu (bkz.TDK) poğaçadır.(Bunun,onu yiyene ekstradan ne faydası varsa!)
Bir yandan da kekin veya kurabiyenin tutmaması ihtimaller
ine karşın, bildik yurdum insanının, süregelen bahanelerini düşünürsün kafanda;Kek kalıbım eskimiş,fırının ayarı bozulmuş,elektrik kesildi,süt bozukmuş,un kalitesiz çıktı,fırını ısıtmayı unutmuşum….falan.

Ancak bu çay misafirliğinin yazılmamış ama herkesçe bilinen altın kuralı ise henüz siz asla ama asla hazır değilken,zırt diye kapıda belirivermeleridir.

Siz daha fırına unlu mamülatınızı yeni attıydınız!
Yahu ne zaman sofraya oturdular,yemeklerini yediler,topladılar,dişlerini bile fırçalamadan giyinip kendilerini evden dışarı attılar,şaşarsınız.Dişler kesinlikle fırçalanmamıştır çünkü hoş geldin öpüşmesi sırasında ne yediklerini kesin anlarsınız.
-Mucuk,mucuk…ay kimler gelmiş efendiiimmm(Hm
m…karnıyarık,cacık!Üstelik cacık sarmısaklı!)
-Ay bu ufaklık ta amma büyümüş…mucuk…(Hmm…ufaklığa patates kızartmışlar!)
Biri çayını bardakta ister,öteki kupa yok mu der,yok biri açık içerken,öteki limon sorar.Yaşlısını da getirmişse yanında,onun da tam tersi sıcak suyuna çay damlatıp getirmek gerekir.Sen mutfakla salon arasında sekiz bin küsur kez seyrüsefer yaparsın,çayın suyu biter, yeni su daha kaynamadan, içeriden çay siparişi için seslenilir.

Mutfakta boşlar,kirliler yığılır,misafir hanım çocuğuna paşaçayı ister.Sen elinde tepsiyle belin ağrıdan koparken eğilirsin,beyefendi ya da hanfendi,maşa ile şekeri bir türlü kavrayamadığından,sen öylece beklerken yüzyıllar geçer ve tepsiyi kafasına indirme konusunda şeytanla sıkı bir muharebeye girersin.Sehpaların üzerlerinde, halka halka bardak izlerine takılır gözün.Hazretler nedense bardağı tabağın içine değil,sehpaya koymak konusunda ısrarlıdırlar.

Onlar konuşur sen dinler gibi yaparsın ancak göz ucuyla “Bırakın, rica ederim, çocuğa karışmayın,rahat etsin” diye izin vermiş olduğun o çocuğun; elindeki kurabiye tabağı ve paşaçayı ile masanın ya da halının üzerine çalıştığı özgün kişisel ultramodern eserini,dehşet içinde izlersin.

Çay faslı bitti mi?E,sırf çayla yollamak olmaz tabii,şimdi kuruyemiş ve ardından meyve servisi başlamalı değil mi?

Bulaşık tezgahın veya bulaşık makinen kirli tabak ve bardakla doldukça,ne zaman gideceklerini merak eder durursun.Misafir hatun,uyuya kalan çocuğu için yatakodasını kullanma izni ister

.Acaba çocuk yatağa kaçırır mı,diye endişe edersin.Çoğu kez korkulan başa gelir,çoğu kez,anne,kaçıran çocuğu o işi ilk defa yapmışcasına şaşkınlık gösterir,olan sizin caaanım yatak örtünüze olur.

Bütün bunların üstüne kocan öyle mutlu,öyle sorunsuz sohbettedir ki,onun bu rahatlığına içten dileklerini sonra iletmek üzere, kocan tarafından sipariş edilmiş kuruyemiş ve içki servisine başlarsın.Tavlayı da istemesin diye ellerini birleştirip dua edersin.
Neden evlere yangın,deprem,su baskını gibi afetler için sigorta yapılıyor da misafir kadar sosyal bir afete karşı sigortalanmıyor diye merak ederken ve tam da şunlara bir “ziktir” kahvesi pişireyim belki artık giderler,ya da esneyip dursam mı yanlarında,diye düşünürken,mutlu haber gelir.
(ziktir kahvesi:hadi için de gidin artık müessesemiz kapanmak üzeredir,anlamına gelen son ikramlık)

“Biz artık müsaadenizi isteyelim,geç oldu”

Bir ağızdan,”Aaaaaa!Daha erken” korosu içinde üzülmüş rolü keserken,biryandan da onlardan önce kapıya koşar ayakkabiları kapı önüne koymaya başlarsın.Ha bir de kapı önündeki son sözler nedense hiç bitmez ama olsun,bu misafirliğin de eeennn güzel yanı budur,kapı önündeki sohbetler!Çünkü artık giyinmişlerdir ve gitme ihtimalleri yüzde yüzdür.Yani gitmeme ihtimali sıfırlanmıştır!Ev sahibesi olarak gecenin en hoş sohbetini yapabileceğin andır o!
Çay misafirine katlanın,inanın o kapı önündeki son beş dakikalık sohbetin keyfi dünyada hiç bir şeyde yok!

(Tuliş…sakız çiğnerken de düşünebilen kadın)

18 Ocak 2008 / tulisinkursunkalemi

>BU GECE SIZI ZORLAMAK ISTIYORUM BAAAYAN

>

Ahmet Çakar yine televizyon gaf tarihine girecek bir bomba daha çıkardı ağzından,geçen akşamki yarışmayı sunarken.Bayan yarışmacıya aynen şu cümleyi sarfetti,
-Falanca hanım.Siz bu gece beni zorladınız ama dilerim ben de finale kalırsanız bu gece sizi zorlamak isterim!

Çocukların pek sevdiği geyik bir argo dialog vardır hani
-What is your name?
-Yat da zorliim…diye de cevabı vardır.

İlahi Ahmet Çakar!
Zorlama kelimesinin,hele hele gece zorlamak kelimesinin dilimizde ne gibi anlam yansımaları yapacağını hiç mi düşünmediniz?Hadi düşünmediniz diyelim de,zaten,o yarışma canlı değil pek çok yarışma gibi;Yönetmen veya yapımcı veya kanal yönetimi de mi farketmiyor bu çirkin söyleminizi de,olduğu gibi bandı yayına koyuyor?

Bir de o kadar açıkgöz,o kadar dikkatli,o kadar dobra bir insan olarak tanınırsınız ki,hiç mi aklınıza gelmez bu kelimenin (hele bir bayana kullanılığında) nasıl bir etki yaratacağı kulaklarda?
Pes yani!
Yarışmacıları değil,Türkçe konusunda biraz kendi sınırlarınızı ve dağarcığınızı zorlamanız gerektiğini ne zaman farkedeceksiniz?!

(Tuliş…sakız çiğnerken de düşünebilen kadın)

26 Aralık 2007 / tulisinkursunkalemi

>AHMET CAKAR TURKCEDEN CAKMAZ

>




Çarşamba akşamı ,kanalını hatırlayamıyorum ama sanırım Fox TV de Ahmet Çakar’ın sunduğu bir yarışma programı var.İlk kez rastladım ve çıkmış soru ilgimi çekince,izleyeyim dedim.Burda Ahmet Bey,sürekli yarışmacılara şöyle diyordu”Bak,bu soruyu doğru bil,sana şu kadar hediye….”Doğru bilmek, ne demek arkadaşlar?Bir soruyu cevapladığında ya bilirsin ya bilmezsin.Yani ya bildin denir,ya bilemedin denir.Yani yarışmacı şöyle bir şey diyebilir mi:

“Cevabı bildim ama yanlış bilmişim…”

Yanlış olunca,zaten bilememişsin demektir,öyle değil mi?

“Doğru cevapla” ya da “Bu sorunun cevabını bil”,denir.

Soruyu doğru bilmek tümden anlamsız çünkü zaten soruyu değil cevabı bilmesi gerekiyor.

Yani Ahmet Çakar maalesef Türkçe’den çaktı.

Ayrıca yine bir şey dikkatimi çekti,nedense bu bilgi yarışması moderatörleri,her sorudan sonra,ben bu sorunun cevabını bilmiyorum gerçekten,diye bir açıklama yapıyorlar.Hani şike mike söylentilerine yol açmayayım diye.Yahu insan demez mi be kardeşim bir taneyi de biliyor ol be…

Yani bilgi yarışması moderatörü olacak adamları da ne tesadüfse hiç bir sorunun cevabını bilmeyen adamlardan seçiyorlar.Tuhaf bir tezat değil mi?

Ayrıca yine sık sık yarışma ekranının üzerine kocaman yapıştırdıkları bir görüntü var ki kasada biriken ve henüz kazanılmamış parayı anlatan rakkamı şöyle ifade ediyorlar
Toplam Ödül= 198,000 YTL
Buradaki virgül dikkatinizi çekti mi?

Virgüllü sayılarda virgülün sağındaki sıfırlar o sayıyı sıfır yokmuş gibi okunma zorunluluğu getirir,yani bu durumda toplam ödül 198 YTL imiş gibi algılanmak durumundadır.Yani uzun lafın kısası,orada virgül değil,nokta olacaktı doğrusu da şöyle olmalıydı
Kasada Biriken Ödül= 198.000 YTL

YANLIŞLAR BİTMİYOR

Yeri gelmişken,söz ve ifade yanlışlarından söz açılmışken söyleyeyim; çevremdekilerin sürekli kullandıkları ama yanlış olan ve benim bıkıp usanmadan düzelttiğim bazı deyimler,terimler,sözcük grupları veya sözcükler de var ki burada onlardan sözetmeden geçemeyeceğim.Nüans farkı…nüans zaten fark demektir ya nüans dersin ya fark…Arka fon…fon zaten arka demektir ya arka dersin ya fon dersin…


Geri iade etmek…iade etmek demek zaten geri vermek demektir,başına geri sözcüğünü koymanın alemi nedir?


Bir de bazı atasözleri var yanlış kullanımı beni çileden çıkarıyor.


Zürafanın düşkünü beyaz giyer kış günü değil,zürefanın düşkünü olacak.Burda Zürafa hayvanı değil,zarifler anlamındaki zürefa kelimesi önemli.


Çok güzel tepkiler aldık denir mesela…Hayır!


Tepki kelimesi tepmek kökünden gelir ki olumsuz anlam içerir.Eğer tepki olumsuz değilse buna güzel eleştiriler aldık denir.
öss sınavı denmez zaten öss’ nin son s ‘si sınavın s ‘sidir.


- itü üniversitesi denmez mesela zaten sondaki ü ünv.kısaltmasıdır.


- tdk kurumu denmez k zaten kurum’un kısaltmasıdır.


full dolu denmez full zaten hem ingilizcedir hem dolu demektir.
Arka fon? fon zaten arka,arka plan demek.Fonda güzel bir müzik denir ,arka fonda güzel bir müzik denmez.Arka arkada güzel bir müzik demiş olursunuz o zaman.



Terim sözcüğü herhangi bir teknik alanda belirgin bir anlamı olan kelimedir. Teknik terim derseniz anlatım bozukluğu içeren cümle kurmuş olursunuz


Yanlış hata denmez zaten ikisi de aynı anlamdadır.


Karamanın koyunu,sonra çıkar oyunu değildir,doğrusu


Karaman’ın koynu sonra çıkar oyunu’dur ki tarihte Karamanlı Beyi’nin koynundan çıkarttığı bir kuş ile sözünden dönmesini anlatan bir deyimdir.

Mahzur ile mahsur kelimesi çok karıştırılır.


Mahzur kaldım denir oysa mahsur kaldım denmelidir.


Mahzur,sakınca demektir.Doğru kullanımı şu şekilde olmalıdır


Köyde mahsur kaldık


Bir mahzuru mu var?

Hepsini birden hatırlamam imkansız olduğu için Google dan aratarak yanlış kullanılan kelimeler ile doğrularını buraya toptan ekledim.Hepimiz faydalanırız umuyorum.



YANLIŞI DOĞRUSU

laboratuar laboratuvar

antreman antrenman
aptes abdest

eşortman eşofman

orjinal orijinal

yalnış yanlış

yanlız yalnız

kiprik kirpik

kirbit kibrit

anbar ambar

canbaz cambaz

çenber çember

makina makine

meyva meyve

zatüre zatürree

matba matbaa

deynek değnek

süpriz sürpriz

poaça poğaça

kordalye kurdele

sandoviç sandviç

eksoz egzoz

pardesü pardösü

ayidat aidat

pilaj plaj

tazik tazyik

traş tıraş

metod metot

ara söz arasöz

ara yön arayön

heralde herhalde

hanfendi hanımefendi

beyfendi beyefendi

katilitik katalitik

salıngaç salıncak

kaydırgaç kaydırak

okşizen oksijen

şarz,şarş şarj


Yine sinir olduğum ve yanlış olan bir kullanım şekli daha ekleyeyim
“Portakal suyu sıkmak!”

Portakalın kendisi sıkılır,suyu sıkılmaz.Üstelik hiç bir şeyin suyu sıkılmaz.Madde sıkılır,suyu çıkartılır.
Doğrusu;
“Portakal sıkmakdır


Not=Eylemlerim devam edecektir
25 Eylül 2007 / tulisinkursunkalemi

>AILE ALBUMLERI

>




Ajda Pekkan demiş ki;
” Kilo alırım ,vücudum bozulur korkusuyla,hamile kalamadım..”
Yine Ajda’lı bir başka haber;
” Onbeş kedisiyle,Anavutköy’deki eski evine taşındı…”


İyi ki de hamile kalmamışsınız Ajda Hanım.
Çocuk sahibi olmak için yapılan,belki de sırf annelik tatmak için yapılan ve anne olduktan sonra boşanılıp,çocuğu hayatta sahip olabileceği en önemli şeyden mahrum yaşamaya mecbur eden, o bencil ,o güncel,o moda evlilik sahteciliğinin içine girmemişsiniz iyi ki.Şimdi sizin de,aile mefhumundan yoksun,kimbilir kaç yaşında,kimbilir hangi magazin playboyu ile ya da magazin güzeli ile yaşadığı aşktan dolayı gündeme gelecek bir oğlunuz ya
da kızınız olacaktı belki de.
Ha o evlat gibi sahip çıktığınız sokak kedileri,ha sokak kedileri gibi aile bilincinden yoksun yetiştireceğiniz evladınız.İkisi arasında pek bir fark olma
yacaktı nasıl olsa!
Vücudu bozulacak diye
kendisini annelikten (veya hasbelkader doğurduysa)şöhretinden olmamak uğruna çocuğunu gerçek bir aileden mahrum edecek bir düşünce yapısına sahipsiniz çünkü.Yazının biraz aşağılarında adı geçen pek çok meslekdaşınız gibi…

Demet Akalın açıkladı;
“Eşimle çocuk meselesi yüzünden ayrıldık ama dostuz.Çocuk yapmak istemiyorum,benim için sanatım(!) her şeyden daha önemli…”

Bakın bir kesim vatandaşın özendiği,bayıldığı hayatı yaşayan meşhurlara,starlara…Sezen Aksu,Seda Sayan,Türkan Şoray,Oya Aydoğan,Yıldız Tilbe,Yeşim Salkım,Hande Yener,Muazzez Abacı,Nükhet Duru ve daha hatırlamadıklarım.Hepsi zamanında yaptıkları evliliklerden birer çocuk sahibi.Hepsinin evladını Allah bağışlasın.
Hepsinin ortak özellikleri var.
Ünlü annelerin çocukları bunlar.Ünlü ve eşinden ayrı…Ünlü ve artık bir aile sahibi olmayan.
Babalarını çoğumuz bilmiyor,tanımıyoruz ancak iyi gelir sahibi,kariyer sahibi adamlar olduklarını işitiyoruz ordan buradan.Çocuğun maddi geleceğini güvenceye almak lazım tabii!!

Herkesin kendi hayatı,kendi özeli,kimseyi ilgilendirmez,demeyin.İlgilendirmez diye düşünselerdi,doğumhanelere muhabir,boşandıkları adliyelerin önüne magazin kamerası çağırmaz,ya da bu tip manşetlik açıklamalarda bulunmazlardı.Sen her şeyi milletin gözüne gözüne sok,sonra da “Benim özelimden size ne?” deyip çık.Senin özelinse gazetelerde ne işin var,röportaj vermezsin,olur biter.
Şimdi bu noktada,bir gazete manşeti daha alıyorum buraya;

Tolga Çevik
(Hani Avrupa yakasının Sacit’i…Organize İşler’in Superman oğlanı) demiş ki;

“Ailem için gerekirse her şeyden vazgeçer,limon satarım.”
Buyur burdan yak!


Yine aileyi metafor alıp,ucuzundan reklam sana!
Halka demagoji yapacaksan,ya aileyi ya Atatürk”ü kullan,olsun bitsin!

Niye vazgeçiyorsun ki kardeşim,ikisini birarada yürütemiyor musun?Sen o aileyi kurduğunda da ünlüydün,şöhret sonradan gelmedi ki sana.Ailen,halk senin ne kadar süper biri olduğunu düşünsün diye, bu kadar rahat kullanabileceğin bir aksesuar mıdır?Durup dururken sana aileni bırakır mısın? diye mi sordular da bu açıklamayı yapmaya lüzum gördün?

Bizim Anadolumuzda,ailesi için hapislerde yatan,ailesi için kaçakçılık yapıp mayınlarda ölen,ailesi için
yaban ellerde üç kuruşa işçilik,boğaz tokluğuna amelelik yapanlar var,sen limon satmaktan sözediyorsun.
Beyefendinin hayattaki en zor ve örnek gösterilebilecek türde fedakarlık olarak algıladığı tek meslek bu herhalde.Limonculuk!
Şak şak şak…bravo sana.Bak bunu bile bir kaç kişiden alkış almak için yapmıyor musun? Alkışın olmayacak ve sen limon satacaksın ha? Senin aklına limon sıkarız biz,Türk seyircisi aptal ve saftirik ya,ne versen,yerler!
Ver coşkuyu,ver coşkuyu!


Aile nedir?
Aile her şeydir.
Aile,hayatta insanın sahip olabileceği tüm değerlerin bir arada bulunabileceği,tek yerdir.

Aile kavramından uzak yaşayan insanların,hayata bakışları,hayat karşısında duruşları,genelde problemlidir,hırçın ve agresiftir,kimse bunun tersini iddia edemez.
Hayatta her şey
in sahibi olabilir insan.Bir gün çok zengin olabilir.Bir gün çok ünlü olabilir.Bir gün o çok istediği müdürlüğü,yöneticiliği,yüksek kariyeri hiç ummadığı anda hayatının içinde bulabilir.

Alkışlar,bravolar,pahalı giysiler,nezih semtlerde,site içinde,havuzlu,korumalı lüks evler,beş yıldızlı tatiller,yardımcılar,asistanlar içinde yaşayabilir insan,pek te hoş olur doğrusu,kimse hayır demez.Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik,hesabı,bize bunları sundular da biz hayır mı dedik? Yoooo!
Ama ya sunarlarsa?
Herşeyden vazgeçebilir misiniz?
Bunları yaşamak uğruna…
Hayatta en sevdiğiniz üç dört kişi ile akşam sofrasına oturmak,birbirinin gözlerinde hoşgörü,şefkat,birbirinin dilinde derdine derman, birbirinin sesinde hastalığına şifa bulmaktan vazgeçebilir misiniz?

Hafta sonları,eşimle dolaşırken, yürüyüş yaparken ,eşofman giymiş,elele tutuşmuş neşe ile yan yana ,hayata karşı elele ve omuz omuza yürüyen,orta yaşı hayli geçmiş, çifleri görürüm.
Saçlarında saygı uyandıran beyazlar,birbirlerinin elleri veya kollarına dolanmış ellerde,koskoca bir ömrün kahverengi lekeleri,göz çevrelerinde yıllarca atılmış kahkahaların,yıllarca akmış gözyaşlarının izleri çizgilerle.Denizin kokusunu beraberce çekerler içlerine,ya da ormanın.Beraber durup bakarlar uzaktan geçen bir yunus sürüsüne ya da ne konuştuklarını duyamadan biri diğerine uzaktaki bir şeyi gösterir heyecanla.

Yağmurdan kaçarlar birbirlerine siper olarak veya güneşten korurlar birbirlerini,gölgeye çekerek.
Bazen hoş senaryolar yazarım onlar hakkında,
“Şunların dışarıda okuyan bir oğulları varmış,bu ötekilerin kızıyla damadı her hafta sonu ziyarete gelirmiş,şu çiftin torunları dönüşte simit getirin diye tembihlemişler…Bu tarafta balık tutan çiftin belki hiç çocuğu olamamış ama huzuru birbirlerinde bulmuşlar…”
“Allahım”,derim,”Dünyada,evdeki huzurdan daha güzel bir şey y
ok.Bize de böyle yaşlanmayı nasip et,başka bir şey istemem.”

Beraber yaşlanacağın bir insan lazım hayatta.Beraber albümlere bakabileceğin.
Hatırlamadığın bir fotoğrafın tarihini ya da yerini sana hatırlatabilecek kadar ortak yaşanmış olmalı o hayat.
Aynı evlada sinirlenip,aynı evladın sevinciyle kabarmalı göğsünüz.Aynı kişilere anne,baba,abi,teyze diyebilmelisiniz.
Sevdiğin ve beraber yaşlandığın o insana,baba ya da anne diyecek o evlat lazım sonra.Haftada bir kez bile olsa,o evladın sevdiği yemekleri hazırlayıp,kapının çalmasını beklemek lazım.
Sokak kedilerini eve aldığın zaman,o kedilerden bile şikayet edebilecek mızmız da olsa,bir hayat arkadaşı lazım.
Beraber çektirilmiş onlarca,yüzlerce fotoğrafı,yanyanayken bil
e hasretle seyredebilmek lazım.
Bir insanla,albümlere bakarken ne kadar çok şey konuşabiliyorsanız ve ne kadar süre aynı albüme sıkılmadan bakabiliyorsanız, tamamdır.
Aile budur.!
Bu kadar basit ve bu kadar değerli bir şey.
Hayatta sahip olabileceğin en değerli ama en değerli şey.
Hayatta keşkelerin en acısıdır bir aileden kendi isteğinle mahrum olmak.
Hayatta yaşanamayanların en kendisini hissettirenidir.
Bu akşam ailenizle sofraya oturduğunuzda, önce,onların gözlerine ya olmasalardı,diye bir kez daha bakın.Sonra beraberce eski albümlere…
Damağınızda kalan tadı,başka bir şeye değişebilir misiniz?

(Tuliş…sakız çiğnerken de düşünebilen kadın…)

24 Ağustos 2007 / tulisinkursunkalemi

>TURKUM,DOGRUYUM,FELAKETİN OGLUYUM.

>


/* Style Definitions */
table.MsoNormalTable
{mso-style-name:”Normal Tablo”;
mso-tstyle-rowband-size:0;
mso-tstyle-colband-size:0;
mso-style-noshow:yes;
mso-style-priority:99;
mso-style-qformat:yes;
mso-style-parent:””;
mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
mso-para-margin-top:0cm;
mso-para-margin-right:0cm;
mso-para-margin-bottom:10.0pt;
mso-para-margin-left:0cm;
line-height:115%;
mso-pagination:widow-orphan;
font-size:11.0pt;
font-family:”Calibri”,”sans-serif”;
mso-ascii-font-family:Calibri;
mso-ascii-theme-font:minor-latin;
mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;
mso-fareast-theme-font:minor-fareast;
mso-hansi-font-family:Calibri;
mso-hansi-theme-font:minor-latin;}

Deprem geliyor,bangır bangır hem de.
Tırsın…korkun…geceleri günah çıkartarak yatın…
Hatta abartın ,geceleri abdestli yatın.
Deprem Türkiyenin bir gerçeği ve yıllardır çok can heba oldu. Ama korkunun ecele faydası yok.
Vallahi yok,billahi yok.
Türkiyenin gerçekleri de o kadar çok ki be anacığım,en azından depremi biliyor ve bekliyoruz.
Ama bir de bilmeden ve hesap bile etmeden her gün yaşadığımız ve sırf bu nedenlerle ölme ihtimalimizin, depremden ölme ihtimaline kat kat üstün olduğu tehlikeler?
 Minibüsün kapısı sıcak yüzünden açıkken ve yolcu ayaktayken,sürücü manevra yapıp kadıncağızın araç dışına düşüp ölmesine yol açıyor.
Binlerce YTL lik minibüslere iki üç bin liralık klima koymazsan,olacağı budur.Burası Türkiye.
Duran şilebe,hareket halindeki bir deniz otobüsü bodoslama dalıyor.O da yetmiyor,kazazedeleri alıp ta Avşa”ya götüren göya sağlam başka bir deniz otobüsü,Avşa dönüşü yine içi dolu halde iken,Marmara ortasında motor stop edip arızaya geçiyor…Burası Türkiye.
Yine bir Ada Feribotu,motorları stop etmiş ve iskeleye yanaşmış görünürken,aniden tam yol hareket ederek,halat faciasına yol açıyor…Burası da Türkiye
Telesiyej kopuyor,gencecik bir can uçurumdan aşağı düşüp yokoluyor.
Devletin gurur duyduğu hızlı trenler raydan çıkıp ortalığı kan gölüne çeviriyor. Normal yolunda giden bir taksi,viyadükteki ikaz levhalarının yetersizliği yüzünden yarısı olmayan viyadüğe girme gafletinde bulunduğu için güm diye inşaat uçurumundan aşağı yuvarlanıyor.
Elbette ki burası da Türkiye.
Çanakkale-Kilitbahir arası çalışan mini feribot boğazın ortasında motor arızasına geçiyor,o sırada geçmekte olan şileple çarpışma tehlikesinden ucuz sıyırıyor.Adres Türkiye
Hatta Çanakkale-Eceabat arası çalışan dev feribotlar bile sık sık arıza yapıp boğazın ortasında akıntıyla sürükleniyor.Yine Türkiye. Motoru kilitlenen yabancı bandıralı kimbilir kaç tane yük gemisi,boğaz kıyılarında facialardan dönüyor.Türkiye…Türkiye…Türkiye…
Yüksek katlı plazalara,alışveriş merkezlerine bile girerken çantaların üst başın didik didik arandığı ülkede,havaalanndan hala uçak kaçırabiliyorsun.
Canın macera istesin yeter.!
Maceraya doymadıysan,yavrunu yanına alıp bir inşaat yakınından geçmen bile günlük adrenalin ihtiyacını gidermene yeter.
Yavrunun elini bir an için bırak ,her yerde ağzı açık bir kuyu onu bekliyor.Burası Türkiye.
Adamcağız benzincide aracına yakıt alırken,başka bir aracın benzin deposunda takılı halde UNUTULAN pompa,araç sahibi hareket edince,kamçı gibi yerinden fırlayıp adamcağızın kafasına çarpıyor ve adamın sağ tarafı felç oluyor.
Neresi mi? Şaka yapıyorsunuz!
 Serinlemek için gölete ,nehire falan giren vücudu biraz fazla kıllı Türk erkekleri için de şimdi yeni bir potansiyel tehlike ortaya çıkmış durumda.
                                                                            
Ayı zannedilip linç edilme tehlikesi!
Aman eşiniz falan sırtı yüzü omuzları kıllıysa,gözünüzü üzerinden eksik etmeyin derim ben.
Neme lazım karadaki ayılar onu da kendileri gibi zannedip taşla sopayla döve döve linç etmeye kalkarlar da,üstelik te bir de kendilerini savunurlar.
 -Mayo giymişti,insan taklidi yapıyor diye öldürdük!
Ama yurdum insanı hepten hayvan düşmanı değil.
Hayvan severleri de var içlerinde.
Pastaneler,ekmek fırınları,ekmek alanlara yanında promosyon hamamböceği ve fare dağıtıyorlar.
Hiç bir baskın,hiçbir ceza onları bu ulvi görevden alıkoymadığı gibi,niye ilaçlama yapmıyorsun diye soran muhabire,”ilacı da gelsin devlet yapsın” diyebiliyor.
Görme özürlülerin halka açık plajlarda jet- ski kullanabildikleri,ileri derecede alkol veya uyuşturucu bağımlısı, ileri derecede görme kusuru olan sürücülerin taksi,minibüs otobüs şoförlüğü yaptığı,
sahte diplomaların süslediği muayenehanelerde; sahte doktorların reçete yazıp,bel çektiği,hatta oha falan ama diş çektiği,
acillerde doktor yerine hademelerin dikiş attıkları,
şehirlerarası yollarda her an bir orman yangını içinde mahsur kalabilme tehlikesinin göze alınarak yolculuk edildiği ,
hatta sol şeritte 120 km nin altında seyretmenin yasak olduğu paralı otobanlarda solunuzdan koca bir TIR ın sizi yalayıp geçtiğini falan görebileceğiniz,bir ülkede yaşıyorsunuz.
Ölüm saçan zayıflama,göğüs büyütme,bilmemne dikleştirme ürünlerininin  sokaklarda tezgahlarda,internet sitelerinde leblebi gibi satıldığı hatta başka tür leblebilerin okulların önünde minik yavruların yutmasını bekledikleri bir ülkede…
Deprem geliyormuş…
Peaah!
Deprem her gün oluyor bu ülkede,her gün bir evin bir ocağın,bir ananın,bir evladın yüreğinde mutlaka oluyor.
“Bu nasıl ülke,bu nasıl devlet!” feryatları içinde hem de.
Umurumuzda mı?
Deprem geliyormuş.

Geleceği varsa göreceği de var.Alışkınız biz,bize bişi olmaaaaz!!!


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.